İHH, halkımızı yetimler, yetimlerin ve yaşadıkları ülkelerin sorunları hakkında bilinçlendirme amacıyla farklı faaliyetler düzenlemektedir. Bu faaliyetlerden biri 10 Haziran 2006 günü gerçekleştirilen “Yetim Sempozyumu”dur. Yetimlik kavramı ve yetimlik gerçeğinin farklı veçhelerden tartışıldığı sempozyumda İslam ve Birleşmiş Milletler hukukunun yetimlere yönelik tutumları karşılaştırmalı olarak ele alınmış; Osmanlı tarihindeki uygulamalardan yola çıkılarak yetimin topluma kazandırılmasında izlenecek yöntemlere tarihten örnekler verilmiştir. Şefkat ve merhamet düstur edinilerek gerçekleştirilmiş başarılı uygulamalar anlatılmıştır.
“Yetimliğin Sosyo-Psikolojik Boyutu” başlıklı oturumda yetim olmanın kişinin ruh dünyasında bıraktığı izlere, yetimin topluma uyum sorununa, toplumun yetimlere bakışındaki problemlere değinilmiş; yetimlik olgusu, içeriden bir bakışla, yetimliği yaşamış örnek şahsiyetlerin tebliğleri ile anlatılmıştır. Yetimler için maddi desteğin yanında manevi desteğin de gerekli olduğu, yetimlerin sağlıklı bireyler olabilmeleri için sevgiye, şefkate olan ihtiyaçları vurgulanmıştır. Sempozyumla, İslam dünyasının farklı bölgelerindeki korunmaya muhtaç çocukların durumu ele alınmış ve ümmet olarak yetimlere sahip çıkmanın önemi vurgulanmıştır. Konuya ilgi duyan akademisyen, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve gönüllüleri aynı platformda buluşturan sempozyum, gelecekte takip edilecek projeler için zihin açıcı olmuştur.
SEMPOZYUMDAKİ KATILIMCILARIN TEBLİĞ ÖZETLERİ
ABBASİ, Aftab Ahmed Khubaib
Foundation Temsilcisi ve Aşiyana Yetim Kompleksi Genel Koordinatörü, Pakistan
Konuya giriş, kuran ve hadisten konuyla ilgili açıklamalar yapıldıktan sonra, yetimlere sahip çıkmanın önemi kendisi de yetim olan peygamberimiz örneğiyle vurgulanacak, yetimlere iyi muamele etmenin topluma faydaları tartışılacaktır. İslam dünyasında siyasi ya da doğal afetler yüzünden yetim kalan çocukların durumuna kısaca değinildikten sonra, Pakistan’da 8 Ekim 2005 tarihinde gerçekleşen depremle yetim kalan çocukların durumu, sayısı ve depremden etkilenme şekilleri açıklanacaktır. Depremden etkilenen bölgelerdeki sosyal durum, fakirlik ve eğitimsizlik gibi toplumsal şartlara değinilecek, Pakistan toplumunun yetimler konusundaki tutumu tartışılacaktır. Pakistan toplumunda halka, dolayısıyla yetimlere sunulan sosyal hizmet imkânlarına değinilecek; yetimler için okul ve konaklama imkânları ve yetimlerin topluma kazandırılma imkânları tartışılacaktır. Türkiye Müslümanlarının ve dünya Müslümanlarının yardımlarına değinilerek, Pakistanlı yetimler için konaklama, eğitim, sağlık, mesleki eğitim, gelecek planlama konularında takip edilebilecek yardımlar ile ilgili tavsiyeler sunulacaktır. Halkın büyük çoğunluğunun yoksulluk sınırı altında yaşadığı Pakistan’da, temiz su sağlanması, sağlık hizmetleri sunulması gibi sosyal hizmetler şehirlerde bile problemli iken, depremin sarstığı ücra bölgelerde koşullar çok daha zordur. Gerek şehirlerde gerek taşrada, depremde babalarını kaybeden Pakistanlı yetimlerin geçimlerini sağlamak için okullarını bıraktıkları görülmektedir. Geçim sıkıntısı yaşayan Pakistan halkının depremden önceki asgari yaşam standartlarına kavuşmaları sağlanmalıdır. Bu noktada, toplumun her ferdi harekete geçirilmeli, entelektüeller, şairler, dini liderler, memurlar, işçiler, öğretmen ve öğrenciler uyum içinde çalışarak deprem sonrası yeniden yapılanmayı desteklemelidir. Bu süreci en ağır şekilde yaşayan yetimler için, mobil sağlık üniteleri oluşturmak ve yetimleri psikolojik olarak desteklemek ve yetimler için okullar inşa etmek yeniden yapılanma için temel unsurlardır. Tebliğin sonuç kısmında ise, İslam dini tarafından Müslümanların ahlaki ve toplumsal bir sorumluluk olarak yetimlere sahip çıkmakla sorumlu kılındığı, Müslümanların meseleye yaklaşımının ümmetin geleceğini belirleyeceği, Müslümanların tavrı ne kadar güçlü olursa ümmetin geleceğinin de o nispette iyi olacağı vurgulanacaktır.
Ali YANDIR
Kafkas Çeçen Dayanışma Derneği Başkanı
Tarihin son yüzyılda gördüğü en kanlı savaşlardan birisi, halen Çeçenistan topraklarında devam etmekte, dünya kamuoyu ise bir milletin yok edilişini televizyon ekranlarında seyretmektedir. Savaştan önce nüfusu yaklaşık bir milyon olan Çeçenistan halkı, 12 sene içerisinde 40 bin’den fazlası çocuk olmak üzere 300 bin şehit vermiştir. Savaştan dolayı 500 bin Çeçen, mülteci konumuna düşmüştür. Fertlerinden birini kaybetmeyen, ya da fertlerinden birisi sakat kalmayan aile neredeyse yok gibidir. Gözaltında kaybolanların, yargısız infaza maruz kalanların, temizlik operasyonlarında evleri yakılanların sayısına dair istatistikler ise mevcut değildir. Çeçenistan’da kalan halk her an ölüm tehlikesi ile karşı karşıyadır. Sürekli silahların patladığı, gece baskınlarının vaka-ı adiyeden olduğu Çeçenistan’da, büyük insanların bile tahammül edemediği şartlarla yüzleşmektedir Çeçen çocuklar. Savaştan dolayı topraklarını terk etmek zorunda kalan Çeçenler, herhangi bir resmi statüleri olmaksızın, İnguşetya’da, Dağıstan’da, Azerbaycan’da, Türkiye’de, Kazakistan’da, Avrupa’nın birçok ülkesinde mülteci olarak yaşamaya çalışmaktadır. Birçok ülkede kaçak olarak kalan bu insanlar yakalandıklarında sınır dışı edilerek Rusya’ya iade edilmektedir. Özellikle İnguşetya’da kalan mülteciler çok sert geçen Kafkasya kışlarını çadırlarda geçirmektedir. Bu zor şartların en büyük mağdurları ise çoğu yetim ya da öksüz olan Çeçen çocuklardır. Savaş sonucu öksüz ve/veya yetim kalan çocuk sayısı 50 bin’e ulaşmıştır. 10 bin’den fazla Çeçen çocuk ise savaş sonucu sakatlanmıştır. Savaş başladığı zaman dünyaya gelen çocuklardan hayatta kalabilenler şu anda 12 yaşına gelmiştir. Gözleri önünde anne ve/veya babaları öldürülen, türlü işkence ve tecavüze şahit olan çocukların çoğu, daha büyümeden psikolojik veya fiziksel sorunlarla karşılaşmaktadır. Birçoğu yetersiz beslenme ve soğuk sebebiyle hastalanmakta, tedavi imkânlarının çok kısıtlı olduğu bu bölgelerde Çeçen çocuklar hayatını kaybetmektedir. Savaş şartlarının Çeçen çocuklardaki izleri arasında, kalp rahatsızlıkları, onkolojik kan bozuklukları, ağır derecede zatüre, böbrek alerjisi, alerjik bronşit, anemi ve tüberküloz hastalıklarını saymak mümkündür. Dünyanın birçok yerinde devam eden savaşlar arasında unutulan, bitti zannedilen Çeçen Savaşı’nın geride bıraktığı yetimlere sahip çıkılması gerekmektedir. Ana baba himayesinden mahrum olan, güvenlikleri tehdit altında olan Çeçen çocukların, yaşam standartları, eğitimleri, manevi gelişimleri desteklenmeli, akidevi bir sorumlulukla bizlere emanet edilen Çeçen yetimlere sahip çıkılarak Çeçen halkının geleceği desteklenmelidir.
Awni Bursh
Savaş, işgal ve mecburi göç vakalarıyla yoğrulan Filistin toprakları yetimlik gerçeğini ağır bir veçheden yaşamaktadır. Filistin halkının yaşadığı zor hayat şartlarının muhatabı olan Filistinli yetimler, İsrail işgalinden dolayı farklı bir acıya muhataptır. İsrail işgali Filistin’de yetimlik gerçeğinin temel sebeplerindendir. Nitekim, Filistinli yetimlerin %25’i şehit çocuklarıdır. Bir yandan kendileriyle ilgilenebilecek resmi kuruluşların varlığından yoksun olan Filistinli yetimler, diğer yandan savaşın çocuk dünyasına bıraktığı izlerle yüzleşmektedirler. Filistin’deki hayır kuruluşları ve bu yerel kuruluşların uluslararası kuruluşlarla işbirliği, bu noktada İHH İnsani Yardım Vakfı’nın rolü, Filistin’deki yetimlerin geleceği açısından önemlidir. İslam hukukunda toplumun yetimlere karşı sorumlulukları vardır, şehit çocukları olan yetimler de toplum tarafından gözetilmelidir. Toplumun yetimler üzerindeki sorumlulukları sadece yetimlerin yeme içme gibi ihtiyaçlarını ve maddi ihtiyaçlarını karşılamakla sınırlı değildir. Eğitim ve sağlık alanlarında özgür ve mümbit hayatın gerektirdiği tüm ihtiyaçlarının karşılanması gereken Filistinli yetimlerin psikolojik, toplumsal, sağlıksal, mekânsal ve eğitimsel durumlarının aktarılacağı tebliğ, yetimlerin en önemli maddi ve manevi gereksinimlerine değinecektir. Kanunlar, yasalar, uluslararası hukukla teminat altına alınan bu gereksinimlere, çocuklarla ilgili uygulanan kanunlara değinilecektir. Bu kanunlar eğitim, sağlık, ıslah ve sosyal hayatın her alanını kapsayan hukuk kurallarıdır. Müslümanları birbirine bağlayan din ve akide birliği Türkiye’deki ve diğer İslam ülkelerindeki Müslümanların üzerine vazifeler yüklemektedir. Bu beyanda, tarihten beslenen Türkiye – Filistin ilişkisi organize edilecek yardım faaliyetleriyle beslenecektir. Yukarıda belirtilen hususlara ek olarak, yetimlere yönelik projelerin geliştirilmesini hedefleyen öneriler tebliğde ele alınacak; Filistin dışında ve içinde yetimlerle ilgilenen vakıf ve dernekler, yetimlerin öncelikli ihtiyaçları ve de genel olarak tüm Müslümanlara dair öneriler sunulacaktır.
Emel Fazlıoğlu
1992 yılında Bosna-Hersek savaşı ile başlayan bir gönüllü hareketi savaş sonunda İHH İnsani Yardım Vakfı çatısı altında misyonunu belirler: ‘‘Nerede olursa olsun sıkıntıya düşmüş, felakete uğramış, savaş, tabi afet vb. sebeplerle mağdur olmuş, yaralanmış, sakatlanmış, aç ya da açıkta kalmış, zulme uğramış tüm insanlara gerekli insani yardımı ulaştırmak ve bu insanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmemesi için gerekli tüm girişimleri yapmak vakfın temel amacıdır. ’’. Vakfın kuruluşuna temel olan Bosna savaşında görülmüştür ki; savaşın en büyük mağdurları çocuklardır. Çünkü çocuklar, zor şartlara direnebilmeleri için henüz fiziksel, ruhsal, zihinsel ve sosyal gelişimden mahrumdurlar. Bu yüzden savaşlarda en ölümcül darbeleri alanlar, cephede askerler olurken cephe gerisinde çocuklardır. Savaş sonunda ise maddi enkazın yanında manevi enkazın büyük kısmı savaş yetimleridir. Depremler, büyük sel felaketleri gibi doğal afetlerde de yıkımdan en çok etkilenen, yıkım sonrası da türlü tehlikelere maruz kalan işte bu yetim çocuklar olmuştur. Açlık, hastalıklar, organ mafyası, gayri ahlaki amaçlar için kullanabilecek kötü insanlar ve inanç taciri misyoner gruplar beklemektedir bu çocukları. İşte bu tebliğin konusunu, tarihi ve manevi sorumluluk bilinci gereği, Bosna Savaşı sonrasında kurumsallaşan İHH İnsani Yardım Vakfı’nın yetim çalışmaları oluşturacaktır. Bosna savaşı sırasında başlayan ve hala süregelen Çeçen halkının dramı ve Azerbaycan'da vakfımız tarafından desteklenen Çeçen yetimler; Afganistan savaşı ve Pakistan'da kucak açılan Afgan yetimler; Kosova savaşı ve yetim çalışmaları; Afrikalı yetimler ve Azize Kreşi; Açe'de kurulan köyler ve yetim çalışmaları; Filistin'de, Ürdün ve Lübnan'daki mülteci kamplarında yetim çalışmaları; son olarak da Pakistan depremi sonrası kurulan yetimhanelerdeki çalışmalar hakkında bilgi verilecektir. Bütün bunlarla birlikte bu tebliğde geleceğe yönelik projeler ve çeşitli işbirliği imkânları da tartışmaya açılacaktır.
Erdal Çakır
“Korunmaya Muhtaç Çocuk” kavramı, en geniş anlamıyla tüm çocukları içine alan bir kavramdır. Biyolojik varlığı itibariyle çocuk, anne karnında oluşmaya başladığı ilk evreden itibaren korunmak durumundadır. Hatta bunu daha ileriye götürecek olursak, anne ve baba adaylarının, eş olarak birbirlerini seçme aşamasından başlayan ve sonrasında devam ede gelen süreçte, vesilesi olacakları muhtemel bir yavrunun madden ve manen sağlıklı bir insan olarak dünyaya gelebilmesi için, öncelikle kendilerini, akla gelebilecek her türlü iç ve dış tesirlerden korumaları ve çocuk yapma imkânlarına sahip oldukları o ilk aşamada ulaşabilecekleri en güçlü gen yapısına ulaşmayı sağlamaları gerekmektedir. Bu daha işin başında, bireyden topluma, genişleyen halkalar şeklinde giderek büyüyen bir sorumluluktur. Bugün sosyal bir problem ve gerçeklik olarak karşımıza çıkan “Korunmaya Muhtaç Çocuk” tanımına getirilen açılımlar ise, farklı bir keyfiyetmiş gibi gözükmektedir. Oysa bu, problemin analizi ve çözüm yollarının araştırılması noktasında yanılgılara sürükleyen kategorik bir açmazdır. Sorunun nasıl ve niçini geniş tabanlı bir temelden hareket ederek irdelenmediği sürece, “Korunmaya Muhtaç Çocuk” her seferinde kendi dayattığı tanımla ve o güne kadar keşfedilmemiş prototip bir problem olarak karşımıza gelecektir. Bu da toplum bünyesinde, sonrasında yerini uzak durmaya, korkuya kimi zaman da nefrete terk edecek olan bir toplumsal şaşkınlık biçiminde belirecektir. Böylesi bir sosyal psikolojinin de söz konusu problem karşısında hızla yaşanıp geçilen aktüaliteden ayrışmış toplumsal bir bilinçle hareket etmesi, çözüme paydaş olması ya da doğrudan çözümün aktörü rolünü üstlenmesi beklenemez. Bunun için örgütlenmiş bir sosyal yapı gerekmektedir. Sorunun çözümü noktasında toplumsal rolün ne olması gerektiğinin çok iyi belirlenmiş olması öncelikli koşuldur. Bunu da ancak, tüm resmi ve özel kişilikli kurum ve kuruluşların işbirliği ile gerçekleştirilmiş sosyal politikalar ve bu sosyal politikalardan çıkarılacak olan roller belirleyecektir.
Dr. Kemal AYDIN
SHÇEK AB ve Dış İlişkiler Daire Başkanı
Sosyal hizmetlerin temel amacı, koruyucu, önleyici hizmetlerde aile bütünlüğünü sağlamak, bakım ve iyileştirme hizmetlerinde ise aileyi mümkün olduğunca ikame etmektir. SHÇEK bünyesinde ihtiyaç duyulan yeniden yapılanma özel sektör, vakıflar ve derneklerin desteğiyle oluşturulmalıdır. Avrupa modelleri çok iyi incelenip ülkemizde de sosyal hizmetlerde sunulan hizmetler uluslararası standartlara ulaştırılmalıdır. Söz konusu yapılanma için, korunmaya muhtaç insan üreten sosyal yapılar tespit edilmeli ve kentlerin sosyal haritası çıkartılmalıdır. Toplum Merkezleri korunmaya muhtaç insan üreten sosyal çevrelerin merkezinde kurulmalıdır. İhtiyaç sahiplerine verilmesi gereken yardımın türü, miktarı, süresi yönetmelik veya genelgelerle değil sosyal hizmet uzmanınca belirlenmelidir. İhmal ve istismar riski nedeniyle acilen korunma altına alınması gereken çocuk, kadın, yaşlı ve engelliler için uygun hizmetin tespiti için gözlem, araştırma, inceleme ve değerlendirme sürecinde bakım, korunma ve barınmalarının sağlanacağı istasyonlar hizmete açılmalıdır. Korunmaya muhtaç engelliler için yatılı rehabilitasyon kuruluşları açılmalıdır. Mevcut kurumlarda hizmetin verimliliği, sürdürülebilirliği için yeterli personel istihdamı sağlanarak iş yükünün uygun seviyeye getirilmesi, çalışanların ekonomik özlük haklarının iyileştirilmesi ve kurumlar arası işbirliği ve STK’ların desteği ile sunulan hizmetlerin kalitesinin artırılması sağlanmalıdır. Örneğin, “Şefkat Çocuk ve Yaşlı Köyü Modeli” korunmaya muhtaç çocukların ve yaşlıların bir arada kalmasına imkân tanıyan, korunmaya muhtaç çocukları hayata hazırlayan ve 18 yaş sonrasında da destekleyen bir projedir.
Mohamed Hassan Mohamed
1991 Ocak ayında Somali devlet başkanının muhalefet güçleri tarafından devrilmesinin ardından, 16 yıl boyunca süren iç savaş ve doğal afetler Somali’de binlerce yetim bırakmıştır. Halkın çoğunun yoksulluk sınırının altında yaşadığı Somali’de, açlıktan ölme ile karşı karşıya olan yetimlerin oranı %95’tir. 1991’den bu yana gerçekleşen toplumsal vakalar, 17 bin’i başkentte yaşayan toplam 50 bin yetim bırakmıştır. Himaye edilebilen yetimlerin sayısı ise muhtaç olanların sadece %20’sidir. Fonların yetersizliğinden dolayı muhtaç yetimlerin çok küçük bir kısmı konaklama imkânlarından faydalanabilmektedir. Somali’de yetimleri himaye etmek için iki sistem izlenmektedir: 15 yaşından küçük yetimlerin konaklama, eğitim ve sağlık ihtiyaçlarının karşılandığı yatılı okullar; yatılı okulların sayısı yeterli olmadığı için vasilerinin yanında yaşayan çocuklara yapılan maddi yardımlar. Toplumsal bütünleşme ve dayanışma ruhunun toplumsal kültürün bir parçası olduğu Somali’de, günlük 1$’dan az bir gelirle geçinmeye çalışan halk, yetimlere yeterli desteği sağlayamamaktadır. ABD hükümetinin Al-Haramain Yardım Kuruluşu’nu kara terör listesinde ilan etmesinden sonra, ülkede yetimlere yönelik çalışma yapan en büyük STK kapanmıştır. Al-Haramain Yardım Kuruluşu’nun kapanmasından sonra, bazı Somalili işadamları 2 binden fazla yetimin bakımını üstlenmiştir. Zamzam Foundation faaliyet alanı içerisindeki 1650 yetimin bakımını üstlenmiştir. Yeteri kadar yatılı okul olmadığı için, okullar dışında olan yetimlerin vasilerine üç aylık periyotlarla yetimlerin bakımları için gerekli olan maddi yardım verilmektedir. Ülkenin dört bir yanına dağılan yetimlerin eğitim ve yaşam şartları iyileştirilmelidir. Yetimleri desteklemenin en uygun yolu, Somali’nin farklı bölgelerinde yaşayan yetimlerin konaklamasını sağlayacak maksimum sayıda yatılı okul inşa etmek, kaliteli eğitim ve sağlık imkânları sunmaktır. Maximum sayıda yetime sponsor olmak, yetimler için yatılı okullar inşa etmek, liseyi bitiren yetimlerin yüksek öğrenimlerini desteklemek (özellikle yurtdışı eğitimlerini), dul kadınları kendi gelirlerini sağlayabilecek işler kurmaları için kredi imkanları ile desteklemek Türk kardeşlerinin yardımlarını bekleyen Somalili yetimlerin geleceği açısından elzemdir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
İnsan, yaratılışının bir gereği olarak, topluluklar halinde yaşamayı tercih eder. Toplumun temelini ise aile oluşturur. Farklı şekil ve tipleri bulunmakla beraber esas olarak aile, anne-baba merkezli birliktelikten oluşur. Çocuklar bu birlikteliğin meyveleridirler ve onların bakılıp, beslenmeleriyle gelecek hayata her yönden hazırlanmasında en büyük görevi anne ve babaları üstlenir. Bunlardan birinin veya her ikisinin ölmesi, dolayısıyla görevini yapamaması, çocuk açısından olumsuz sonuçlar doğurur. Kaynağını büyük çapta İslâm’dan alan Türk kültüründe genel olarak babası ölen çocuğa yetim, annesi ölene ise öksüz denilmiştir. Her iki halde de çocuğun korunması ve yetiştirilmesinde topluma önemli görevler düşmüştür. Osmanlı Türk-İslâm toplumunda öncelikli uygulama, yetime kalan mal varlığının belirlenerek güven altına alınmasıdır. Bunu müteakip yapılması gereken diğer işlem ise vasi tayinidir. Yetimin bakım ve terbiyesi (Hidâne) önemle üzerinde durulması gereken bir husustur. Çocukların evlât edinilmesi (Tebennî) de onların yetiştirilme yollarından biridir. Osmanlılar döneminde yetim olmaları dolayısıyla veya başka nedenlerle görüp gözetilmeye muhtaç olan çocuklara yönelik çalışmalar yapan çok sayıda vakıf kurulmuştur. Uzun yüzyıllar boyunca vakıflar yanında hayırsever kişilerin çabaları, problemin çözümüne büyük oranda katkı sağlamış olmalıdır. Bununla birlikte sürekli savaşlar veya başka nedenlerle yetim sayısının arttığı dönemlerde, bazı sıkıntıların ortaya çıkmış ve hatta uygun olmayan çözümlere yönelinmiş olmasını da düşünmemiz yerinde olacaktır. Nitekim Külhanbeylik Kurumu bu vesileyle üzerinde durulabilecek dikkat çekici ve öğretici bir gelişmedir. Osmanlı Tarihi’nde Tanzimat sonrası, yetimlerle ilgili uygulamaların en yoğun gündeme geldiği ve üretilen çözümlerin de yer yer hâlâ tesirlerini veya geçerliliğini koruduğu bir devreyi oluşturur. Nitekim Islahhâneler, Dâru’l-Eytâmlar gibi ülke geneline yayılma imkânı bulmuş bir kısım müessese yanında, Dâru’l-Hayri’l-Âlî, Dâru’ş-Şafaka ve Dâru’l-Aceze gibi başarılı örnekler de bu dönemde kurulmuş, önemli işlevler üstlenmişlerdir. Bu tebliğ, kendisine verilen imkân ölçüsünde işte bunlar ve benzeri kurumları, uygulamaları değerlendirmeye çalışacaktır. Böylece devlet yanında, Türk-İslâm kültürünün sahibi olarak halkımızın ve örnekler olarak bile de olsa, Gayrimüslim tebaanın yaptıkları, yapmaya çalıştıkları, en özlü biçimiyle, gösterilmeye çalışılacaktır.
Prof. Dr. Nevzat TARHAN
Batı dillerinde, Fransızca dahil, iki kelimenin kavramsal karşılığını tam veren kelimeler yoktur. Bu iki kelime ‘şefkat ve yetim’ kelimeleridir. Şefkat ve yetim kavramlarının batı dillerinde evrensel karşılığının olmaması bu asil duyguları tanımamaları ile ilgilidir. Ancak biyolojik bilimlerdeki gelişmeler doğu değerlerinin batıya psikoloji kılığında girmeye başladığını gösteriyor. 1996 yılında Harword’da 87 öğrenci üzerinde yapılan bir araştırma yayınlandı. Çocukluk dönemlerinde anne babalarını merhametli ve adaletli algılayan gençler 35 yıl sonra incelendiklerinde daha mutlu ve daha sağlıklı bulunmuşlardı. Yapılan duygu araştırmalarında, organları testere ile kesilen acı çeken insan görüntüleri batılı bireylerde iğrenme duygusu uyandırırken Budist rahiplerde merhamet duygusu uyandırıyordu. Merhamet duygusundan farklı olarak şefkat duygusunda başkasının iyiliğini isteme arzusu vardır. Bu duygudan mahrum olarak büyütülen çocuklarda ne oluyor. Çocuk yuvalarında yetim çocukların çok iyi bakıldıkları halde sık hasta oldukları, gelişmedikleri ve ani öldükleri biliniyor. Bu hastalığa bilimsel terminolojide ’hospitalizasyon hastalığı’ deniliyor. Muhtemelen fiziksel olarak çok iyi bakıldıkları halde sık sık bakıcı değiştirdikleri için bu çocukların sevgisiz kaldıkları, gösterilen sevginin de fedakarlık, karşılıksızlık ve iyiliği isteme arzusunu fazla içermediği için yeterli güveni oluşturmadığı anlaşılıyor. Şefkatli ortamlarda olmayan kişiler kendilerini yalnız hissederler. Ümit duyguları gelişemez. Büyüme ile ilgili hormon ve enzim üretimi için kişinin kendini güvende hissetmesi gerekir. Kendisini güvende hissetmeyen kişilerin beyinleri stres ve savunma ile ilgili hormon ve enzimleri üretir. Bu kimyasalların uzun süreli salgılanması ‘Grawth Hormone’ yani büyüme hormonu üretimini baskılar ve çocukların gelişmeleri yavaşlar. Ani ölümler ortaya çıkar. Doğu geleneğinde şefkat vurgusunun çok yapılması batı geleneğinde bir boşluk oluşması iki geleneğin bilimsel işbirliğine ihtiyaç hissettirmektedir. Çocukluk depresyonlarının artması ve ani ölümlerin neden olduğu şefkat yoksunluğu yetimin ruh durumunu anlamamızı sağlamalı. Yetimlere sevgi dolu bir bakış, tebessüm, birkaç güzel söz ve başını okşamak sevginin dışa vurumu olarak yaşamsal önemi olan davranışlardır. Aynı zamanda şefkat davranışı vereni de iyi hissettirir. Aşkın bir gönül rahatlığı, başkasını iyi hissettirme, iyilik yapan insanda da mutluluk ile ilgili hormon ve enzimleri salgılattığı düşünülür. Çift yönlü yararı olan yetime şefkat etmenin meditatif bir eylem olduğunu bile söyleyebiliriz.
Av. Seda Akço BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi, çocuğun bakım – gözetim – eğitim görevini anne – babaya vermektedir. Onların bu görevlerini gereği gibi yerine getirebilmesi için devletin aileyi destekleyici hizmetleri üretme görevi vardır. Anne – babanın bulunmaması ya da görevlerini gereği gibi yerine getirmemeleri veya çocuğa karşı ihmal ve istismarda bulunmaları halinde, çocuğun korunması – gözetimi görevi devlete geçer. Devlet bu görevini yerine getirirken mümkün olduğunca çocuğun kendi ailesine döndürülmesi için uğraş verir. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise, çocuğa uygun bir aile bakımı sağlanması gerekir. Bu genel ilkeler göstermektedir ki, BM standartlarında çocuklar için en uygun yaşam ortamı aile olarak kabul edilmektedir. Her zaman çocuğun aile yanında bakım ve gözetimine öncelik verilmesi istenmektedir. BM Standartları, çocuğun anne veya babasından ayrılmasını önleyecek tedbirlerin de alınmasını istemekte ve çocuğun yararının ailesinden ayrılmasını gerektirdiği haller dışında çocuğun ailesi yanında yaşamasını sağlayacak tedbirleri alma görevini devletlere vermektedir. Bu tedbirler içinde anne veya babanın başka bir ülkede yaşadığı durumlarda, çocuğun uzakta olan ebeveyni ile düzenli ilişkisini sağlamak da yer almaktadır. Çocuğun anne ve babası ile yaşama hakkını güvence altına almak, bunların kaybına neden olacak olasılıklara, bu duyarlılıkla bakmayı da gerektirir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler savaş, silahlı çatışma, göç gibi olgularla ilgili de pek çok düzenleme içerir. Birleşmiş Milletlerin en önemli hedeflerinden biri olan dünya üzerinde barışı tesis etmenin araçlarından biri de kadın – erkek eşitliğinin sağlanmasıdır. Bu bakış açısı BM tarafından üretilen bütün metinlere egemen olduğu için, bu metinlerde çocuğun anne ve babasını kaybetmesi veya onların bakımından uzak kalması sorunu aynı ve eşit biçimde ele alınmıştır. Devlet önlemek üzere her türlü tedbiri almalıdır ancak gene de çocuk anne – babasını kaybetmiş ise bu durumda ona sağlanacak yeni yaşam biçiminde diğer çocuklarla eşit biçimde ve hiçbir şekilde ayrımcılığa maruz kalmadan muamele görme hakkını güvence altına almaktadır. Bu hakkın tam olarak hayata geçebilmesi için doğal anne – babası ile yaşayan çocuklarla, onları kaybetmiş ve başka bir aile yanında ya da kurumda yaşayan çocuklara yönelik bakış açılarının değişmesi gerekmektedir.
Prof. Dr. Vecdi Akyüz
Yetimlik olgusu, çok çeşitli sebeplerle ortaya çıkmakta, toplum içinde korunmaya muhtaç çocuklar sorunuyla bütünleşmektedir. Yetimler, yaş küçüklüğü dolayısıyla, gerek şahısları üzerinde, gerekse malları üzerinde vesayet denilen zorunlu hukuki temsil biçiminin geçerli olduğu kişilerdir. Bildiride, İslam’ın ana kaynaklarında yer aldığı biçimiyle, yetimin medeni (kişisel) ve mali hakları ve bunların nasıl sağlanacağı, sistematik olarak ele alınacaktır. İslam hukukuna ve İslam kültür geleneğine göre yetimlerin işlerini düzeltmek, çok hayırlı bir iş olarak değerlendirilir. Yetimlerin şahıslarıyla ilgili vesayet uygulamaları, “hayırlı iş” anlayışı çerçevesinde yürütülür. Mali vesayet için de, aynı yaklaşım söz konusudur. Yetimlerle birlikte yaşandığı takdirde, onlara iyi söz söylenmeli, iyi muamele edilmeli, onların kardeş olduğu kabul edilmelidir. Yetimin malına el sürülmemeli, malından harcamak durumunda olan fakir vasiler uygun/makul ölçünün ötesine geçmemelidir. Belli bir çağa gelince, yetimlerin malı kendilerine teslim edilmeli, vasiler yetimlerin mallarına kendi mallarına katmamalıdır. Yetimin malını kullanmak büyük günahlardan sayılır; yetimin malına el uzatanlar “karınlarına ateş tıkınanlar” şeklinde nitelendirilmektedir. Yetim belli bir olgunluğa eriştiğinde malı şahitler huzurunda kendisine teslim edilmelidir. Yetimlere malları teslim edilmeden önce, malını koruyup gözetebilecek olgunluğa erişip erişmedikleri tecrübe edilmelidir. Kur’an’da yetimlerin mallarına güzel yaklaşılmasını belirten ayet, bunun kanuni bir gereklilik (ahidi/kanunu yerine getirme) olduğunu, ahdi gözetmenin de hesabının sorulacağını vurgular.