

Yetim, Arapça’daki “yütm” kökünden gelir. “Yütm”, çocuğun ergenlikten önce babasını kaybetmesi demektir. Diğer canlılarda ise, anasını kaybetmek anlamındadır. Fıkıh dilinde “yetîm” (ç. yetâmâ, eytâm), babasından yoksun kalan çocuk demektir. Ergenlik yaşına gelmeden babasını kaybeden erkek ya da kız, zengin ya da fakir çocuklara yetim denir. Babası ve annesi ölen çocuğa, “latîm”, yalnızca annesi ölen çocuğa, “acî” (aciyyun) denir. Kocasından yoksun kalan kadın için de “yalnız, dul” anlamında “yetîm” kelimesi kullanılır. Yetimler, toplum içindeki boynu büküklerdir. Öksüzler, topluma Allah’ın emanetidirler. Bunun için, yetimleri korumaya alarak eğitip yetiştirmek ve topluma yararlı insan olmalarına çalışmak, Müslümanların ahlaki ve hukuki görevidir. “Büluğ çağına ulaştıktan sonra, yetimlik kalkar.” (Ebu Davud, vesâyâ, 6)
Başlıca yetimler şunlardır:
1) Ana veya babasız çocuklar,
2) Ana ve babasız çocuklar,
3) Ana veya babası veya her ikisi de belli olmayan çocuklar,
4) Ana veya babası veya her ikisi tarafından terk edilen (lakît) çocuklar.
Ölüm, gayri meşru ilişkiler, geçim sıkıntısı, doğal afetler, toplumsal kargaşalar gibi sebeplerle, tarih boyunca yetimlik hep olagelmiştir.
Yetimler, hem şahısları, hem de malları açısından velayet / koruma altına alınır. Bu yüzden, Kur’an-ı Kerim’de yirmiden fazla yerde yetimlere özel ilgi ve koruma gösterilmesi istenmiş, haklarının korunması için ayrıntılı sayılabilecek hükümler belirlenmiştir. Yetimlerin kişisel veya mallarıyla ilgili işlerini veli / vasi yürütür
Yetime davranış, “ihsan” (iyi davranış) türünden olmalıdır. İhsanın içerdiği şefkat, merhamet, ilgi, sevgi, koruma ve kucaklama, bu tür davranışın örnekleridir. İhsan türü davranış gösterilecekler arasında sayılanlar, ana-baba, yakın akrabalar, yetimler, düşkünler gibi, saygı ve ilginin yöneltilmesi gereken kişilerdir: “Allah'a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.” (Nisa, 4/36. Ayrıca bk. Bakara, 2/83)
Yukarıda görüldüğü gibi, iyilik ve Allah yolunda harcama yapılacaklar arasında, yetimler de yer alır: “Yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz, iyi (birr) olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanan, O’nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde sözlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır.” (Bakara, 2/177); “Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler. “Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız.” derler. Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe verir.” (İnsan, 76/8-11); “Sana, ne sarf edeceklerini sorarlar, de ki: Harcayacağınız mal, ana-baba, yakınlar, yetimler, düşkünler, yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği, Allah şüphesiz bilir." (Bakara, 2/215) Sahabenin yaptıkları vakıflar için düzenledikleri vakfiyelerde, bu ayetlerde geçen ihtiyaç sahipleri neredeyse aynen tekrarlanarak yer almıştır. Bu durum da, bu ayetlerin vakıf kurumu için yol gösterici olduğunu ortaya koyar.
Hz.Muhammed (s.a.), doğumundan altı ay önce babası, altı yaşındayken de annesi öldüğünden, kelimenin tam anlamıyla bir yetim olarak doğmuş ve büyümüştür. Bu sebeple, İslam Peygamberi Hz.Muhammed’in (s.a.) bizzat kendisi de, iliklerine kadar zorluklarını yaşadığından dolayı, yetimlere nasıl davranılması gerektiğini çok yakından bilen bir yetimdir: “Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi? Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi? Öyleyse, sakın öksüzü horlama/üzme; sakın bir şey isteyeni azarlama. Yalnızca Rabbinin nimetini hep anlat.” (Duhâ, 93/5-11) Bir ara Hz.Muhammed’e (s.a.) vahyin gelişi bir süre gecikince, müşriklerin “Rabbi onu terk etti ve darıldı!” diyerek alay etmeleri üzerine inen bu ayetler, Hz.Muhammed’in (s.a.) şahsında, yetimin en başta nelerden yoksun olduğunu ve ona nasıl davranılması gerektiğini, çok açık biçimde dile getirmektedir.
Yetimlerle ilgili olarak, düzeltici (ıslah edici: iyileştirici) olmak gerekir. “Sana yetimleri sorarlar, de ki: “Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır.”. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, düzelteni bozandan ayırt etmesini bilir. Allah dileseydi, sizi zora sokardı. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir.” (Bakara, 2/220. Ayrıca bkz: Bakara, 2/83; Nisa, 4/36) Bu ayete göre, yetimlerle aynı evde barınma durumunda, yetimleri bir din kardeşi gibi görmek ve bu kardeşlik duygusuyla ıslah edici davranmak gerekir.
Hz.Muhammed (s.a.) yetimleri korumasına alanlara, Cennet müjdesini vermiştir: “Kim Müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak, yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir günah (şirk) işlemediği takdirde, Yüce Allah onu mutlaka Cennet’e koyar.” (Tirmizî, birr, 14, no: 1918); “Kim üç yetimi korumasına alır bakımını yaparsa, sanki ömür boyu gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçirmiş ve Allah yolunda cihat etmiş gibi olur. Ben ve o, cennette şu ikisi gibi kardeşiz.” (İbn Mâce, edeb, 6)
Hz.Muhammed (s.a.), on yıl kadar yanında bulunup kendisine hizmet eden Hz.Enes bin Malik’i (r.a.), bir yetim olarak korumasına almıştı. Enes, babası ölmüş yetim bir çocuktu. Babası Malik bin Nadr, İslam’ın Medine’de yayıldığı ilk günlerde hanımı Ümmü Süleym’in Müslüman olmasına kızarak, Şam’a gitti ve hicretten önce orada öldü. Ümmü Süleym, daha sonra Ebu Talha el-Ensari ile evlendi. Hz.Muhammed (s.a.) Medine’ye geldiğinde, hizmetçisi yoktu. Annesi veya üvey babası küçük Enes’i, Hz.Muhammed’in hizmetine verdi. Ebu Talha, okur-yazar ve zeki bir çocuk olan Enes’in elinden tutup, Hz.Peygamber’e (s.a.) getirdi. “Ey Allah’ın elçisi! Enes, zeki bir çocuktur. Sana hizmet etsin.” dedi. Hz.Peygamber (s.a.), yetim Enes’e hizmeti süresince, halden anlayan biri olarak, çok iyi davranmış ve onu hiç azarlamamıştır. Hatta bir hatası yüzünden Enes’i uyaracak olan hanımlarına “Bırakın çocuğu!” deyip müdahale ederdi. (Buharî, vesâyâ, 25; Ebu Davud, edeb, 1) Hz.Muhammed’in (s.a.) eğitim-öğretim etkinliğine, insanlara ve özellikle çocuklara karşı hoşgörüsüne ve diğer bazı ahlaki davranışlarına dair birçok bilgi, işte bu Enes sayesinde gelmiştir.
Hz.Muhammed (s.a.), yetime bakan kimseye cennet müjdesini vermiş, onunla komşu olacağını belirtmiştir: “Ben ve kendisine veya başkasına ait yetime bakan / arka çıkan / işini üstlenen / görüp gözeten, şu iki parmağım gibi (orta parmağı ile baş parmağını yan yana getirdi), cennette yan yana olacağız.” (Buharî, edeb, 24, talâk, 14, 26; Müslim, zühd, 42; Ebu Davud, edeb, 131; Tirmizî, birr, 14) Kişinin kendisinin yetimi; torunu, erkek veya kız kardeşinin çocuğu, öz veya üvey kardeşi, oğulluğudur; kocası ölen bir kadına göre ise, geride kalan çocukları veya başka yakınlarıdır.
Bizzat Hz.Muhammed’e (s.a.) vasiyet edilmiş yetimler bulunurdu. Esad bin Zürare, vefat ederken Kebşe, Habibe ve Faria adındaki üç kızını, Hz.Peygamber’in himayesine bıraktığını vasiyet etmiştir. Hz.Peygamber (s.a.), hangi hanımının yanına giderse, bu kızları da yanında götürürdü. Onların evlilikleriyle de, bizzat ilgilenmiştir. (İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, 3/610) Hz.Ayşe’nin (r.a.) korumasında, bazı yetimler vardı. Kasım bin Muhammed anlatıyor: Hz. Ayşe (r.a.) kardeşi Muhammed'in yetim kızlarını terbiyesine almış, onları hacr (kısıtlılık) devrelerinde himaye ediyordu. Kızların (kendi mülkleri olan) ziynetleri vardı. Hz. Aişe bu zinetler için zekat vermiyordu. (Malik, Muvatta, zekat 10)
Avf İbnu Mâlik el-Eşca’i (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.): “Ben ve yanakları kararmış kadın, kıyamet günü şu iki şey gibi yan yanayız. -Hadisi rivayet eden Yezid İbnu Zürey, baş ve orta parmaklarıyla işaret yaptı.- O kadın ki, mevkii, makamı bulunan kocasından dul kalmıştır, (maddi imkanlarından başka) neseb ve güzelliği yerindedir. Bütün bunlara rağmen (evlenmez) ve yetimler büyüyünceye veya ölünceye kadar kendini onlara hasreder.” Hadiste geçen "yanakları kararmış kadın" tabiriyle Hz. Peygamber (s.a.), yetimlerini büyütmek gayesiyle süslenmeyi ve rahat yaşamayı terk eden, çektiği sıkıntılar sebebiyle cildi kararan dul kadını ifade buyurmuştur. (Ebu Dâvud, edeb 130)
Gayri meşru ilişki ya da geçim zorluğu vb. sebeplerle ebeveyni tarafından terk edilen (lakît: buluntu) çocuklar, devletin korumasına alınır. Hz.Ömer (r.a.), yetimlerin özel bir türünü oluşturan bu gibi buluntu çocukların bakım, gözetim ve terbiye sorumluluğunu, bulan kişiye vermiş, nafakası ise devlet tarafından karşılanmıştır. (Seyyid es-Sabık, Fıkhu’s-Sünnet, 3/240; Abdülkerim Zeydan, Ahkamu’l-Lakit, 17)
Kamil bir imanın gereği, yetimi doyurmak ve içten gelen derin bir sevgiyle korumaktır: “Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler. “Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız.” derler. Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe verir.” (İnsan, 76/8-11) Bu yüzden, yetime kucak açıp korumak, insanın önünde duran Allah yolundaki zorlu engellerden birini aşmak demektir: “Biz ona eğri ve doğru iki yolu da göstermedik mi? Ama o, zor geçidi aşmaya girişemedi. O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin? O geçit, bir köle ve esir azad etmektir; yahut, açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır. Sonra, inanıp birbirlerine sabır ve merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır. İşte bunlar amel defterleri sağdan verilenlerdir.” (Beled, 90/10-18)
Yetimlere iyi davranmak (ihsan) zorunludur. Bu yüzden, öksüzü kakıştırmak, “dini/ahireti yalan sayan” tutumlar arasında yer alır: “Dini/ahireti yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur.” (Mâûn, 107/1-2)
Yetimlere iyi davranmak, bir anlamda, yetimler yetimi Hz.Muhammed’e (s.a.) iyi davranmak demektir. Hz. Ayşe anlatır: Bana, iki (yetim) kızıyla birlikte bir kadın geldi. Benden bir şeyler istedi. Yanımda sadece tek bir hurma vardı. Hurmayı ona ikram ettim. Kadın da onu, iki kızına pay etti. Sonra kalkıp evden çıktı gitti. Ardından Rasulullah (s.a.) eve gelince, olayı ona anlattım. Şöyle buyurdu: “Kim bu kızlara iyilik yapar ve güzel bakarsa, kızlar onun için ateşten kendisini koruyan bir yerde olurlar.” (Buhari, zekat, 10; Müslim, birr, 147)
Yetim başını okşamak, sevapların en büyüğünü kazandırır: “Kim Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç sayısınca iyilik yazılır. Kim yanında bulunan yetim erkek veya kız çocuğa iyi davranırsa, ben ve o, cennette şu ikisi gibidir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/250)
Yetimin kaybettiği davada, Hz.Muhammed (s.a.) kazanan tarafa, bağış yoluyla yetimin gönlünü kazanmasını önermiştir. Uhud Savaşı’ndan önce, Ensar’dan Ebu Lübabe ile yine Ensar’dan bir yetim arasında, bir hurma bahçesi yüzünden anlaşmazlık çıkmıştı. Hz.Muhammed (s.a.), Ebu Lübabe’nin haklılığına karar verdi. Ancak hakkını, yetim çocuğa bağışlamasını önerdi. Kendisine bunun karşılığında, Cennet’te bir hurma bahçesi bağışlanacağını belirtti. Ne var ki Ebu Lübabe, bu öneriye yanaşmadı. Hz.Peygamber (s.a.) biraz gücendi. O sırada İbnü’d-Dehhaha, Hz.Peygamber’e (s.a.), yetime bir hurma bahçesi bağışladığı takdirde, kendisinin nasıl bir ödül göreceğini sordu. Hz.Muhammed (s.a.), Cennet’te bir bahçe ödülü verileceğini söyledi. İbnu’d-Dehhaha, hurma bahçesini satın alarak yetime bağışladı. Hz.Peygamber (s.a.), bu davranışa çok sevindi. (Vâkıdî, Megâzî, 1/281)
Yetimler yetimi Hz.Muhammed (s.a.), “Ey Yüce Allahım! Şu iki zayıfın/horlananın, yetimin ve kadının haklarını gereğince koruyamayacağım diye ürpermekteyim.” (Nesâî, 5/363; İbn Mâce, edeb, 6) diye dua etmiştir.
Kur’an-ı Kerim, Mekke’deki zengin Kureyşlileri, yetimi ve yoksulu ihmal ettikleri için nankörlükle niteleyerek şiddetle eleştirmektedir: “Hayır; yetime karşı cömert davranmıyorsunuz. Yoksulu yedirmek konusunda, birbirinize özenmiyorsunuz. Size kalan mirası, hak gözetmeden yiyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz. Ama yer, çarpılıp paralandığı zaman...” (Fecr, 89/17-21) Dolayısıyla, Müslüman bir toplumda yetimler, sadece yiyecek, elbise ve barınak değil, aynı zamanda saygı da görecektir.
Yetimi evde barındırmak elbette çok önemlidir, ama sadece barındırmak yetmez, yetime ayrıca iyi davranmak gerekir: “Müslümanlar içinde en hayırlı ev, kendisine iyilik yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de, kendisine kötülük yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Ben ve yetime bakan kimse, Cennet’te şu iki parmak gibiyiz.” (İbn Mâce, edeb, 6)
Yetimi ve yoksulu koruyan, komşusuna yukarıdan bakmayan, Allah’ın korumasına girer: “Beni hakla gönderen Allah’a yemin ederim ki, yetime merhamet edene, ona yumuşak konuşana, onun yetimliğine ve zayıflığına acıyana ve Allah’ın kendisine lütfettiği imkanlar sebebiyle komşusuna tepeden bakmayana, Allah kıyamet gününde azap etmez.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/263, 387)
Hz.Peygamber (s.a.), huzuruna gelerek, kalbinin katılığından yakınan bir adama, şunu tavsiye etmiştir: “Kalbinin yumuşamasını istiyorsan, yoksulu doyur ve yetimin başını okşa.” (Ahmed bin Hanbel, age, 2/263, 383, 387)
Erenlerin büyüklerinden Hoca Ahmed Yesevi, Hz.Muhammed’in yetimliği ve yetimlere şefkatiyle ilgili şiirinde, yukarıdan beri gördüğümüz bu ayetleri ve hadisleri birleştirerek, çok canlı bir temsille şöyle dile getirir:
Resul huzuruna bir yetim gelir;
Garip ve düşkünüm diye söyler.
Rahim kıldı Resul onun haline,
Dileği ne ise getirdi yerine.
Resul dedi: Ben de yetimim,
Yetimlikle gariplikle büyüdüm.
Muhammed dediler: Her kim yetimdir,
Biliniz benim has ümmetimdir.
Yetimi görseniz, incitmeyin siz,
Garibi görseniz dağ etmeyin (yaralamayın) siz.
Yetimler bu cihanda har (hor) olmuştur,
Gariplerin işi müşkül olmuştur.1
Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla,
Mustafa gibi, ülkeyi gezip yetim ara,
Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir. 2
Veli/vasi, yetim çocuğa iyi davranmakla yükümlüyken, yetim çocuk da itaat göstermekle yükümlüdür. Yetimin veliye/vasiye itaatsizliği şirretlik ölçüsüne varmış ve veli/vasi tarafından önü alınmaz duruma gelmişse, artık beklenen yarar ortadan kalkmış olacağından, yetimin veliden/vasiden alınarak, bir ıslah kurumuna veya sosyal kuruma verilmesi en uygun yoldur.
Yetimler için, sadece bireylerin desteğiyle yetinilemez, onlar ayrıca kamu gelirlerinden ayrılan bir payla da desteklenmelidir.
Ganimet türü gelirlerin bir kısmının harcanacağı yerlerden birisi de, yetimlerdir: “Allah’ın, fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah’tan sakının, doğrusu Allah’ın cezalandırması çetindir.” (Haşr, 59/7) Bu ganimetlerin beşte biri (humus), yetimler için harcanmalıdır: “Eğer Allah’a ve hakkı batıldan ayıran o günde, iki topluluğun karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ın, Peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye kadirdir.” (Enfâl, 8/41)
Zekat gelirinin bir kısmı, yetimler için harcanır. Avn bin Ebu Cuhayfe, babasından naklen anlatır: “Bize, Hz. Peygamberin (s.a.) zekat memuru geldi. Zekatı, zenginlerimizden aldı, fakirlerimize verdi. Ben, yetim bir çocuktum. Bana da bir deve verdi.” (Tirmizî, zekât, 21)
Zekat yükümlülerinin zekat verebileceği bir kalem de, yakınlarından olan yetimlerdir. Ümmü Seleme (r.a.) anlatır: Resulullah (s.a.) bize sadaka vermemizi emretmişti. Abdullah bin Mesud’un hanımı Zeyneb (r.a.) “Kardeşimin yetim çocukları ile fakir olan kocama versem bu, beni sadaka mükellefiyetinden kurtarır mı? Ben onlara şöyle şöyle infak ediyorum!” dedi. “Evet!” buyurdular. Ravi der ki : “Zeyneb sanatkar bir kadındı, el işi yapardı.”
Ebu Said (r.a) anlatıyor: Resulullah (s.a.) minbere oturdu, biz de etrafında yerlerimizi aldık. Buyurdular ki: “Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır!” Bir adam (araya girerek söze karıştı ve): “Yani (nail olacağımız) hayır, şer mi getirecek?” dedi. Resulullah (s.a.), bu soru üzerine, sükut etti. (Adamı: “Sana ne oluyor da Resulullah’ın sözünü kesip, onunla konuşmaya kalkıyorsun? O sana konuşmuyor ki!..” diye paylayanlar oldu). Gördük ki, kendisine vahiy gelmekte. Derken vahiy hali açılmış, yüzündeki terleri silmekte idi. “Şu soru soran nerede?” diye söze başladı. Sanki adamı (sorusu sebebiyle) takdir ediyor gibiydi. Sözlerine şöyle devam etti: “Muhakkak ki, hayır, şer getirmez. Ancak derenin bitirdikleri arasında, ya çatlatarak öldüren, ya da ölüme yaklaştıran bitki de var. Yalnız yeşil ot yiyen hayvanlar müstesna. Zira bunlar yeyip böğürleri şişince, güneşe karşı dururlar. (Geviş getirirler), akıtırlar ve rahatça dışkı yaparlar, sonra tekrar dönüp yayılırlar. Şüphesiz ki, bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın Müslüman sahibi, en iyidir. Bunu hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şahitlik yapacaktır." (Buhari, zekat 47, cum'a 28, cihad 37, rıkâk 7; Müslim, zekat 123; Nesâî, zekat 81)
Lakît denilen buluntu çocuklar, M.Reşid Rıza’ya göre, zekâtın ödeneceği kalemlerden ibnu’s-sebîl (yol çocuğu) kapsamına girmektedir. (M.Reşid Rıza, Menâr, 5/94; Yusuf el-Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, 2/685)
Miras bölüşümü sırasında hazır bulunan mirasçı olan akraba ve düşkünler gibi, yetimlere de, göz hakkı olarak bir miktar mal verilir ve güzel sözlerle gönülleri alınır: “Taksimde, (mirasçı olmayan) yakınlar, yetimler ve düşkünler hazır bulunursa, miras malından onlara da verin ve güzel sözler söyleyin. Arkalarında cılız (eli ermez, gücü yetmez) çocuklar bıraktıkları takdirde, bundan endişe edecek olanlar, (başkalarının yetimleri için de) haksızlık yapmaktan korksunlar; bu konuda Allah’tan sakınsınlar ve dürüst söz söylesinler.” (Nisa, 4/8-9)
İbn Abbas (r.a.), “Taksimde yakınlar, yetimler ve düşkünler bulunursa, ondan onlara da verin, güzel sözler söyleyin.” (Nisa, 8) ayeti hakkında, şu açıklamayı yaptı: “Bu ayet muhkemdir ve mensuh da değildir. Bazıları, bunun mensuh olduğunu zanneder. Hayır, Allah’a kasem olsun mensuh değildir. Ancak, bu ayet, halkın hükmüyle amel etmemek suretiyle, kadrini idrak edemediği ayetlerdendir. Terekede tasarrufta bulunan ve tereke ile ilgili işleri üzerine alan veli iki kısımdır: 1) Mala varis olan mutasarrıf veli, (mesela asabe gibi). İşte bu veli (taksim sırasında hazır bulunan yakınlara, yetimlere ve düşkünlere onların gönüllerini hoş edecek bir şeyler) verir. 2) Mala varis olmayan veli (yetimin velisi gibi ki taksimde hazır bulunanlara maldan bağışta bulunmak gibi tasarrufta bulunamaz. Onlara bazı tatlı sözü bu veli söyler. Mesela şöyle der: Benim, sizlere bir şeyler verme yetkim yok.” (Buharî, vesâya 18, tefsir, Nisa, 4/3)
Şehit yetimlerine özel bir ilgi gösteren Hz.Muhammed (s.a.), yardım konusunda, yetimleri, akrabalarına tercih etmiştir. Hz.Peygambere (s.a.) gelen ganimetler arasında esirlerin de bulunduğunu duyan amcası Zübeyir bin Abdülmuttalib’in kızları Ümmü’l-Hakem ve Dubâa, yanlarına Hz.Fatma’yı (r.a.) da alarak, Hz.Muhammed’in (s.a.) yanına gittiler. Durumlarından şikayetçi olarak, hizmetçi istediler. Bunun üzerine, Hz. Muhammed (s.a.) şöyle buyurdu: “Bedir’in yetimleri (Bedir Savaşı’nda şehit olanların geride bıraktıkları) sizi geçti.” (Ebu Davud, harâc ve’l-imâret, 20, edeb, 10) Beşir bin Akrabe, henüz çocuk yaştayken babası Uhud Savaşı’nda şehit düşmüştü. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.), Beşir’i ziyaret etti. Ağladığını görünce, “Ağlama ey sevgili çocuk, ne diye ağlıyorsun? Ben baban, Ayşe de annen olsun, istemez misin?” diyerek onu teselli etti. Beşir de “Evet isterim ” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz.Peygamber (s.a.) eliyle başını okşadı. (Buharî, et-Tarîhu’l-Kebîr, Haydarabad 1941, 2/78; Ali el-Müttekî, Kenzü’l-Ummâl, 13/298)
Hârise bin Sürâka, bir yetimdi. Babası Sürâka, hicretten önce ölmüştü. Sürâka, hicretten sonra, annesiyle birlikte Müslüman olmuştu. Hârise, yaşı küçük olduğundan, Bedir Savaşı’na savaşçı asker olarak katılamadı. Savaş alanının gerisinde, bir su kaynağından su içerken bir okla şehit edildi. Annesi ve kız kardeşi, Hârise’nin öldüğünü duydular. Hz.Muhammed (s.a.), Bedir’den dönünce, annesi oğlunun durumunu sormak üzere, Hz.Muhammed’e geldi. “Oğlum cennetteyse sabreder, sevabını beklerim. Değilse, onun için var gücümle ağlarım.” dedi. Hz.Peygamber (s.a.), “Ey Ümmü Hârise! cennette birçok dereceler vardır. Üstelik oğlun Firdevsü’l-A’lâ’ya yükseldi.” buyurdu. Bunun üzerine annesi, oğlu için asla ağlamayacağını belirtti. (Buharî, cihad, 14; Ahmed bin Hanbel, age, 3/272; Vâkıdî, age, 1/65, 94; Buharî, age, 3/206)
Kaza umresinden Medine’ye dönüldüğü gün, Hz.Muhammed’in (s.a.) üç yakını arasında, bir tartışma çıktı. Ali, Cafer ve Zeyd, Uhud’da şehit düşen amcası Hz.Hamza’nın kızı Ümâme’nin velisi olma konusunda tartışıyorlardı. Yanlarına giden Resulullah, durumu öğrendi. Her üçünün de gerekçelerini dinledikten sonra, hepsini övdü ve sevgilerini belirtti: “Ey Zeyd! Sen Allah’ın ve resulünün dostusun. Ey Ali! Sen benim kardeşim ve arkadaşımsın! Ey Cafer! Sen bana yapıca ve huyca en çok benzeyensin.” Ardından kararını şöyle bildirdi: “Ey Cafer! Ümâme’yi görüp gözetmeye sen daha lâyıksın. Çünkü onun teyzesi, senin eşindir. Teyze, anne yerindedir.” Cafer, bu karara çok sevinerek, Ümâme’yi aldı. (Buhârî, sulh, 6, megâzi 43; Müslim, Cihad 90; Ebu Davud, talak, 35; Tirmizî, birr, 6) Hz.Muhammed (s.a.), Ümâme’yi daha sonra Seleme bin Ebu Seleme ile evlendirmiştir. (İbn Sa’d, age, 8/159-160)
Uhud Savaşı’nda şehit düşen Enes bin Fedâle’nin yetim kalan üç yaşlarındaki oğlu Muhammed, Hz.Peygamber’in (s.a.) huzuruna getirildi. Hz.Peygamber, ona, satılmamak ve hibe edilmemek kaydıyla, bir hurmalık bağışladı. (İbn Sa’d, age, 2/37, 8/342)
Hz.Ebubekir (r.a.), kucağında küçük bir kız çocuğunu severken, yanına bir adam gelir, çocuğun kim olduğunu sorar. Ebubekir, “O, benden daha hayırlı bir adamın kızıdır. Bu, Sa’d bin Rebî’in kızıdır.” cevabını verdi. Sa’d bin Rebî, Bedir Savaşı’na katılmış bir gazi idi, Uhud Savaşı’nda şehit düşmüştü. (İbn Hişâm, age, 2/95)
Yaş küçüklüğü durumunda, hatta bazen ergin olsalar bile, kız veya erkek yetimler, genellikle velileri tarafından evlendirilir. Bazen de bizzat veli, korumasına aldığı yetim kızla evlenmek isteyebilir. Bu durumda, yetimi koruyan veli, hakkı kötüye kullanabilir ve yetimin hukukunu gözetmeyebilir. İşte böyle evlenilebilecek kadınlar arasında yer alan yetim kızla evlenmek yerine, başka kadınlarla evlenme imkânı bulunduğu âyette şöyle belirtilir: “Eğer, (velisi olduğunuz) mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Şayet, onların aralarında da adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuzla yetinmelisiniz. Doğru yoldan/adaletten sapmamanız için, en uygunu budur.” (Nisa, 4/3)
Hz.Ayşe’nin (r.a.) anlatımına göre, yetim velileri, ya mallarına göz diktikleri himayelerindeki yetim kızlarla sevmedikleri halde evlenirlerdi, ya da severek evlenirler, ama mehirlerini ve çeyizlerini emsaline göre eksik belirlerdi. Hz.Ayşe, şöyle anlatıyor: Bir adamın yanında yetim bir kız vardı. Onu kendisine nikahladı. Kızın meyve veren bir hurma ağacı vardı. Kız, o hurma ağacında olsun, adamın başka malında olsun, ona ortaktı. Adam kızı kendisi için tutuyor, kıza kendisinden (mehir olarak) bir şey vermiyordu. Bunun üzerine şu âyet (Nisa, 4/3) indi. (Buhârî, vesâyâ, 21, tefsir, Nisa 4/1, 23, nikâh 1, 16, 19, 37; Müslim, tefsir 6; Ebu Davud, nikâh, 13; Nesâî, nikâh, 66). Başka bir rivayette hadis şöyledir: “Yetim kız, velisinin terbiyesindedir. Velisi, kızın güzelliğine ve malına tamâh etmekte(evlenmek istemekte)dir. Ancak mehrini tam değil, eksik vermeyi düşünmektedir. Böyle veliler, yetimlere, mehri hususunda adaletli davranmadıkça, yetimle evlenmeleri yasaklanmış, başka kadınlarla evlenmeleri emredilmiştir.”
Hz.Ayşe’ye göre şu ayet de, aynı hususu teyit eder: “Kadınlar hakkında senden fetva isterler, de ki: “Onlar hakkında fetvayı size Allah veriyor: Bu fetva, kendilerine yazılan şeyi vermeyip kendileriyle evlenmeyi arzuladığınız yetim kadınlara ve bir de zavallı çocuklara ve yetimlere doğrulukla bakmanız hususunda Kitap’ta size okunandır.” Ne iyilik yaparsanız Allah onu şüphesiz bilir.” (Nisa, 4/127) Hz. Aişe, devamla şunu söyledi: “Sonraki ayette (Nisa, 4/127), Cenab-ı Hakk’ın mevzu bahis ettiği arzu, kişinin terbiyesi altında bulunan yetim kızın malı ve güzelliği az olması halindeki arzudur. Bu durumda onunla evlenmek istememektedir. Bir başka rivayette “Ey Muhammed! Kadınlar hakkında senden fetva isterler...” (Nisa 127) ayetiyle ilgili olarak, Hz. Ayşe şu açıklamayı yapar: “Burada söz konusu edilen, kişinin terbiyesi altında bulunan ve malından kendisine ortak olan yetime kızdır. Adam bu yetim kızla evlenmeyi düşünmediği gibi, başkasıyla evlendirip, yabancıyı malına ortak kılmak da istememekte, yetim kızı ortada tutmaktadır. Cenab-ı Hakk, mezkur ayetle bu durumu yasaklamaktadır.” Ebu Dâvud şu ilavede bulunur: Rebî’a, Cenab-ı Hakk’ın “Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekte onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız...” sözü hakkında şu açıklamayı yaptı: “Burada Allah Teala şunu söylüyor: “Korkuyorsanız bu yetimeleri serbest bırakın, (arada tutmayın), ben size dört tanesini helal kıldım.”
Said bin Cübeyr, Katâde ve diğer tâbiîne göre, nasıl ki yetimlerin haklarına tecavüzden çekiniliyorsa, aynı şekilde evlenmeye niyet edilen kadınların hakları için de aynı özen gösterilmelidir.
Medineli ensardan Evs bin Sabit ölünce, geride bir dul hanım ile üç yetim kız kaldı. Oğlu yoktu. Amcasının oğulları, malının tamamını aldılar. Dul kadına ve yetim üç kıza, hiçbir şey vermediler. Kadın, durumu Hz.Muhammed’e (s.a.) şikayet etti. Hz.Muhammed (s.a.) onlara haber gönderdi. Malın, kendilerine ait olduğunu söylediler. Çünkü Arap töresine göre, ölenin bıraktığı mirası yalnız erkek akrabası alırdı. Bu olay üzerine, şu ayet indi: “Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından, erkeklere bir pay vardır. Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından, kadınlara bir pay vardır.” (Nisa, 4/7) Hz.Muhammed (s.a.), hemen mirası alanlara haber gönderdi, Allah’ın kadınlara da mirastan pay ayırdığını bildirdi. (Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, yay.Seyyid el-Cümeylî, Beyrut 1990, 120-121)
Miras kalan haram malın ise, elden çıkarılması gerekir. Ebu Talha, “İçkiye varis olan yetimler” hakkında sormuştur. Resulullah (s.a.): “Dök onu!” diye emretmiştir. Ebu Talha: “Sirke yapsam, olmaz mı?” deyince de “Hayır!” diye cevap vermiştir. (Ebu Davud, eşribe 3; Tirmizî, büyû 58). Tirmizî’nin rivayetinde: "Şarabı dök, küplerini de kır" buyurmuştur.)
Ebeveynden birinin veya ikisinin ölümüyle, ergenlik yaşına gelmemiş çocukların ebeveynlerinden kendilerine intikal eden mal varlığının korunması ve işletilmesi velilerce/vasilerce yapılır. Veli/vasi, kısıtlının malını korur ve akıllıca nemalandırır. Kısıtlının ihtiyaçlarını da, bu maldan karşılamasını sağlar.
Vasiler, vesayetleri devam ettiği sürece, yetim çocuğun mallarını yönetme hakkına sahip ve bununla yükümlüdür. Vasiler, yükümlülüklerini yerine getirmediği takdirde, hakim müdahale eder.
Bu hususlar, ayette şöyle anlatılır: “Allah’ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı, aklı ermezlere vermeyin. O mallarla, onları besleyin ve giydirin. Onlara güzel söz söyleyin.” (Nisa, 4/5) Ayette geçen “süfehâ: aklı ermezler/beyinsizler” (tekili: sefîh) kelimesi, dört şekilde yorumlanmıştır: 1) Çocuklar: Zührî ve İbn Zeyd’den nakledildiğine göre, rüşt çağına gelmeyen çocuklardır. 2) Müsrif Kadınlar: Mücahid ve Dahhâk’ten nakledildiğine göre, ister karı, ister anne veya kız olsun, müsrif kadınlardır. 3) Kadınlar ve Çocuklar: İbn Abbas, Hasan Basrî ve Katâde’ye göre, sefihlerden maksat, kadınlar ve çocuklardır. 4) Malını Akıllıca Harcamayanlar: Sefih, malını koruyacak akıl bulunmayanlardır. Bunun kapsamına kadınlar, çocuklar, yetimler ve bu sıfat verilecek herkes girer. Doğru görüş budur, Taberî’nin tercihi de böyledir. Çünkü sözcük geneldir, delilsiz tahsis (daraltma) yapılamaz.
Veli, yetimin malında tasarruf etmelidir. Çünkü zaruret, bunu gerektirmektedir. Ancak velinin tasarrufu, maslahata (çocuğun yararına) göre olmalıdır. Yetim malına el sürmemek, ancak en iyi biçimde yaklaşmak gerekir: “Yetim malına, ergenlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye, ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” (En’am, 6/152. Ayrıca bk. Nisa, 4/2) “Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Bu kurala uyun. Çünkü, sorumlu olacaksınız.” (İsra, 17/34) Ayetlerde geçen “en güzel şekil” akıllı ve verimli yönetim ve değerlendirme demektir.
Hz.Muhammed (s.a.), yetim malını koruyacak yeterlikte olmayanların yetim malına veli olmamasını tavsiye ederdi. Ebû Zerr (ra) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü!” dedim, “Beni memur tayin etmez misin?” Bu sözüm üzerine, elini omzuma vurdu ve sonra da: “Ey Ebû Zerr, sen zayıfsın, memurluk ise bir emanettir. (Hakkını veremediğin halde) kıyamet günü rüsvaylık ve pişmanlıktır. Ancak kim onu hak ederek alır ve onun sebebiyle üzerine düşen vazifeleri eksiksiz eda ederse, o hariç.” buyurdu. (Müslim, imâret, 17; Ebü Davud, vesâyâ 4; Nesâî, vesâya 10) Ebû Davud’un diğer bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “Ey Ebu Zer, ben seni zayıf görüyorum. Ben kendim için istediğimi, senin için de isterim. Sakın iki kişi üzerine amir olma, yetim malına da velilik yapma.” (Ebu Davud, vesâyâ, 4) Yine Ebu Davud'un bir diğer rivayeti (Harâc 5) şöyledir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Ariflik haktır, halka ariflik gereklidir, ancak arifler ateştedir.” (Nesâî, vesâyâ, 10)
Veliler/vasîler, yetim çocuğun mallarının gelirlerini öncelikle çocuğun bakımı, yetiştirilmesi ve eğitimi, hakkaniyete uyduğu ölçüde aile ihtiyaçlarını karşılamak üzere harcayabilirler. Gelir fazlası, yetim çocuğun mallarına katılır: “Allah’ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, küçük yetimlere/beyinsizlere vermeyin, kendilerini bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” (Nisa, 4/5)
Kazandırmalar
İslam hukukunda yetim, vakıf ve hazine (beytülmal) mülkleri, satım veya kira konusunda, benzer hükümlere tâbidir. Bu mülkler, gerçek mâlikleri tarafından yönetilmediği için, yöneticinin yolsuzluk yapabileceği dikkate alınmış ve tasarruflarına sınırlamalar getirilmiştir. Yetim malıyla ilgili olarak geçen “en güzel şekil” ifadesi (Nisa, 4/; En’âm, 6/152), satış veya kira açısından “râyiç bedelle” akit anlamına gelir.
Veli/vasi, yetim için yararlı olduğu takdirde, malını satabilir. Taşınmaz malı Hanefilere ve Malikîlere göre nafaka ve giyim ihtiyacı bulunması şartıyla satılabilirken, Şafiîlere ve Hanbelîlere göre satılamaz.
Veli, nafaka ve diğer külfetleri yiyip tüketmemesi için, yetimin malıyla ticaret yapar ve uygun şekilde değerlendirip yatırımda bulunur. Hz.Peygamber (s.a.), şöyle buyurur: “Kim malı bulunan bir yetimin velisi olursa, onun malıyla ticaret yapsın; zekâtın onu yemesine bırakmasın.” (Tirmizî, zekât, 15)
Mescid-i Nebevî’nin arsası, Esad bin Zürâre’nin korumasında bulunan, Sehl ile Süheyl adında iki yetim çocuğundu. Hz.Peygamber (s.a.), devesinin çöktüğü, Medinelilerin hurma kuruttuğu bu arsayı, cami yapımı için onlardan satın almak istedi. Onlar ise, bağışlamak istediler. Ancak Hz.Peygamber (s.a.), bu teklifi kabul etmedi, bu arsayı Hz.Ebubekir’in ödediği on riyal karşılığında onlardan satın aldı. Cami de bu arsaya yapıldı. (Buharî, menâkıbu’l-ensâr, 45) Böylece yetimliğin ne olduğunu çok iyi bilen Hz.Muhammed (s.a.), kamu yararı için kullanılacak olsa bile yetim malına el koymamış, hatta mallarını bağışlamalarına bile rıza göstermemiştir.
Hz.Muhammed (s.a.), Uhud Savaşı’nda şehit düşen Abdullah bin Cahş’ın terekesinin idaresini üstüne almış, oğluna Hayber’de bir mülk satın almıştır. (İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-Eser, 2/232)
Yetim Mallarının Korunması
Veli, ne kadar zengin olursa olsun yetimin malından teberruda (karşılıksız bağışta) ve ikrazda (borç/ödünç vermede) bulunamaz. Hâkim ise, yetimin malını ödünç verebilir.
Veli, sadaka veya hibe (bağış) yoluyla teberruda bulunursa ya da değerinden daha azına satarsa, yetim malı hakkında kusurlu davrandığından dolayı, tazminatını öder.
Veli, ziraî ürünlerin zekâtını öder. Hanefilere göre, bunun dışında zekât ödenmez. Şafiîlere ve Hanbelîlere göre, diğer mallar için de zekât öder; veli veya hâkim, yetimin malından ödeme yaparlar.
Veliler/vasîler, kusurları sebebiyle velayetleri/vesayetleri kaldırılmadığı sürece, malı teslim zamanına kadar yetim çocuğun mallarını kullanabilirler: Veli, fakir olduğu takdirde, işini yürütmesinin bedeli olarak, yetimin malından yiyebilir/harcayabilir. Bu da maruf (makul) ölçüde ve israfa varmaksızın olmalıdır. Veli zengin olduğu takdirde, böyle bir hakkı yoktur. Ancak zengin veli, ihtiyaç durumunda, sadece yetecek kadar alabilir. Durumu düzeldiğinde geri ödemesi konusunda, iki görüş vardır:
1) Ödemez Görüşü: Çünkü Yüce Allah, maruf ölçüde yemesini mübah kılmıştır. Bu, ücret gibidir. Bu görüş, Ahmed bin Hanbel’den nakledilir.
2) Ödemesi Gerekir Görüşü: Hz.Ömer (r.a.) şöyle der: “Ben, Allah’ın malı konusunda kendimi, yetimin velisi konumunda düşünüyorum. Zenginsem, uzak dururum. İhtiyaç duyarsam, maruf ölçüde yerim. Durumum düzelince de, geri öderim.” (Ebu Yusuf, Harâc, 39, 127, 186. Aynı söz, Hz.Ebubekir’den de nakledilir. bk. Yakubî, Tarih, 2/216) Hanefiler, bu görüşü savunur. İbn Abbas’tan, “Veli fakirse...” (Nisa, 4/5) ayetinin, “Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler...” (Nisa, 4/10) âyetiyle yürürlükten kaldırıldığını ileri sürmüştür.
Amr bin Şu’ayb anlatıyor: Bir adam Hz.Peygamber’e (s.a.) gelerek: “Ben fakirim, hiçbir şeyim yok, üstelik bir de yetimim var!"” dedi. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Yetimin malından ye! Ancak bunu yaparken ne israfa kaç, ne aceleci ol, ne de kendine mal et.” (Ebu Dâvud, vesâya 8; Nesâî, vesâyâ 11)
Hz. Ayşe (r.a.), “Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin..” (Nisa, 4/6), âyeti hakkında şu açıklamayı yaptı: “Bu âyet, yetime bakan velinin fakir olması halinde, bakım hizmetine mukabil, yetimin malından uygun şekilde yiyebileceğini belirtmek için nâzil olmuştur.” (Bir başka rivayette şöyle denir: “Velî, muhtaçsa, çocuğun malından, malın miktarına göre uygun şekilde alır.” bk. Buhârî, büyû 95, vesâya, 23, tefsir, Nisa, 4/2; Müslim, tefsir, 10)
Bir adam İbn Abbas’a (ra): “Yanımda bir devesi olan bir yetim var. Devesinin sütünden içebilir miyim?” diye sormuştu. İbn Abbas şu cevabı verdi: “Eğer deve kaybolunca arıyor, katran vesairesini sürerek tedavisini yapıyor, su yalağını onarıyor, sulama gününde suyunu içiriyorsan, yavruya zarar vermeden ve memeyi tamamen kurutmadan içebilirsin.” (Malik, Muvatta, sıfatu'n-nebi, 33)
Kur’an-ı Kerim’de yetim malına tasallut, en korkutucu tehditlerden biri sayılan ateş yemek olarak değerlendirilir: “Yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.” (Nisa, 4/10)
İbn Abbâs’ın (r.a.) anlatımına göre,“Yetim rüşdüne erinceye kadar, onun malına o en güzel olanından başka bir suretle yaklaşmayın" (İsra, 17/34) ve “Yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir” (Nisa, 4/10) âyetleri inince, yetimleri korumasına almış olan Müslümanlar, mallarının kendi mallarına karışmasından, hatta yetimin önündeki artan yemeği bile yemekten çekinmeye başladılar. Yetime ait yiyecek ve içeceklerden bir şey artsa ona dokunulmuyor, yiyinceye veya kokuşup bozuluncaya kadar saklanıyordu. Evlerinde yetim bulunanlar, yetimin yiyeceğini ve içeceğini ayırdılar. Onlara ayrı bir oda tahsis ettiler. Bu durum, mallarını işletmekten âciz bulunan yetimlerin aleyhine olmaya başladı, yetimleri koruyanlara da zor geliyordu. Abdullah bin Revâha, Hz.Peygamber’e (sa.) gelerek, şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi! Hepimiz yetimleri oturtacak ayrı bir yere, onlara ayrı yiyecek ve içecek verecek güce sahip değiliz.” Bu konuya bir açıklık getirmek üzere, şu âyet indi: “Sana yetimleri sorarlar. De ki: Onları faydalı ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir” (Bakara, 2/220) Bu ayet üzerine, yetimlerin yiyeceklerini ve içeceklerini kendi yiyecek ve içeceklerine karıştırdılar. (Ebu Davud, vesâya, 7; Nesâî, vesâya, 11)
Hz.Muhammed (s.a.), yetimlerle, daha peygamberliğinin ilk yıllarında ilgilenmeye başladı. Habeşistan’a hicret edenlerin başkanı olan Cafer bin Ebu Tâlib, Necâşî’nin huzurunda İslâm’ı ve Müslümanları savunmak üzere yaptığı konuşmanın sonunda, Hz.Muhammed’in (s.a.) emrettiği ve yasakladığı konuları dile getirmiş, yasakladıkları arasında, “yetim malı yeme”yi de saymıştır. (İbn Hişâm, Sîret, 1/336)
Hz.Muhammed (s.a.), yetim malına tecavüzü, “öldürücü yedi büyük günah” arasında saymıştır: “Helak edici yedi şeyden kaçınınız: Şirk, büyü, adam öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, iffetli kadına zina isnadında bulunma.” (Buharî, vesâyâ, 23, tıbb, 48 ; Müslim, iman, 145, vesâyâ, 10; Nesâî, vesâyâ, 12. Başka bir rivayette, şu ikisini de eklemiştir: “Anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Beytu'l-Haram (da masiyet işlemey)i sağlığınız veya ölümünüzde helal saymak.” Bkz.Ebu Dâvud, vesâya 10; Nesâi, tahrim 3)
İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Kim üzerinde Muhammed’in (s.a.) mührü bulunan sahifeyi görmek isterse, şu âyetleri okusun: “De ki: “Gelin size Rabbinizin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya-babaya iyilik yapın. Yoksulluk korkusuyla, çocuklarınızı öldürmeyin -sizin ve onların rızkını veren biziz-. Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır. Yetim malına, ergenlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuz vakit, -akraba bile olsa- sözünüzde âdil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin.” Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” (En’âm, 5/151-152)” (Tirmizî, tefsîr, en’âm)
Yetim hakkı yemenin cezası, daha bu dünyada başlar, âhirette de devam eder. Çünkü insana zulüm olan bütün günahların cezası, bu şekilde daha dünyada başlamaktadır.
Veliler/vasîler, velayetleri/vesayetleri veya yönetim hakları sona erince, yetim çocuğun mallarını, ergin çocuğa devredip teslim ederler. Veliler/vasîler, yetim çocuğun mallarının geri verilmesinden sorumludurlar: “Yetimlere mallarını verin. Temizi, pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.” (Nisa, 4/2); “Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Belirlenen kurala uyun. Çünkü bu kural sorulacaktır.” (İsra, 17/34)
Yetimlere mallarını teslim süreci, ilgili ayetlerde şöyle anlatılmaktadır: “Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahit bulundurun. Hesap sormak için, Allah yeter.” (Nisa, 4/6); “Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” (En’am, 6/152)
Ayetler birlikte ele alınırsa, yetime malını teslim etmek için, iki şart koşmuş oldukları görülür: 1) Büluğ (ergenlik): Bu, evlenme yaşının gelmesidir. Evlenme yaşına gelen, kendi malını da akıllıca kullanabilir. Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Resülullah’tan (s.a.) iki şey öğrendim: “İhtilamdan (ergenlikten) sonra yetimlik kalmaz, geceye kadar gün boyu sessiz durmak yoktur.” (Ebu Dâvud, vesâya 9) 2) Rüşt (erginlik): Ayette geçen “rüşd”, üç şekilde yorumlanır: a) Akıl: Mücahid’e göre, rüşd, akıl demektir. b) Düzgünlük: Katâde’ye göre, rüşd, akıl ve din düzgünlüğüdür. c) Malı Düzgün Kullanma: İbn Abbas’a göre rüşd, malı düzgün kullanma anlamındadır. Tercih edilen anlam da budur. İbn Abbas, kendisine bu konuda sorulan soruya şu cevabı vermiştir: “Yemin olsun, kişi vardır, sakalı çıktığı (büluğa erdiği) halde hakkını almaktan hâlâ acizdir. Öyle ise kendisi için, başkalarının aldığının iyisinden alan kimseden yetimlik kalkar.” (Müslim, cihad, 137; Tirmizî, siyer, 8; Ebu Dâvud, cihâd, 152).
Belli bir olgunluğa erişen yetime malı teslim edilmeden önce, bir deneme süreci yaşanmalıdır. Bu süreç sonunda, malını kendi başına yöneteceği kanısına varılırsa, malı kendisine teslim edilir. Teslim sırasında, ileride doğabilecek ihtilaflar için bir önlem olmak üzere, şahit bulundurulması tavsiye edilmiştir.
Rüşd yaşı konusunda, değişik görüşler ve uygulamalar vardır. 1824 tarihli Osmanlı Emvâl-i Eytâm Nizamnâmesi (m.59), ancak 20 yaşından sonra yetimlere sandıktaki mallarının teslim edilebileğini hükme bağlamıştır. Bu yaşı, Türk Medeni Kanunu ile 1953 tarihli Suriye Ahvâl-i Şahsiyye (Medeni) Kanunu 18, Mısır, İngiltere, Almanya ve Fransa Medeni kanunları 21 olarak belirlemiştir.
Kur’an-ı Kerim’de Kehf Sûresi’nde yer alan çok ilginç çağrışımlar içeren iç içe dört meselden üçüncüsü, Hz.Musa (a.s.) ile bilge adam (Hızır) meselidir. Bu meselde, babalarından miras kalan bahçeye sahip iki yetim çocuk anlatılır: “Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından, yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmaya yüz tutan bir duvar gördüler, Musa'nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Musa: ‘Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin’ dedi. O şöyle söyledi: İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım.” (Kehf, 18/77-78) Bilge adam, Hz.Musa’ya söz verdiği yorumu şöyle yapıyor: “Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında, onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben, bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur.” (Kehf, 18/82)
Abdülkerim Zeydân, Ahkâmu’l-Lakît, Beyrut ty.
Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet’ten Seçmeler, haz.Kemal Eraslan, Ankara ty.
Buharî, et-Tarîhu’l-Kebîr, Haydarabad 1941.
İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, yay. Mustafa es-Sakkâ, Kahire 1955.
İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut 1985.
İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-Eser, yay. Muhammed el-Hatrâvî, Beyrut 1992.
Seyyid es-Sâbık, Fıkhu’s-Sünnet, Kahire ty.
Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, yay.Seyyid el-Cümeylî, Beyrut 1990.
Vâkıdî, Megâzî, yay, Marsden Jones, Beyrut 1966.
Yusuf el-Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, Beyrut 1980, 4.B