05.02.07

Yusuf Armağan

Bayram yine gelsin!

Nijerya’daki Kurban organizasyonu ile 5000 kişiye ulaşıldı. Tam sekiz ayrı bölgede kesilen kurbanlık hayvanların en son duydukları isimler, kendi lehçesiyle Yorubalı gencin ağzından dökülen, Mardinli Hüseyin’in, Amasyalı Hatice’nin, Muğlalı Rabia’nın, Bursalı Nihat’ın isimleriydi.

İHH tarafından, dünyanın 100 ülkesinde gerçekleştirilen kurban organizasyonu için Nijerya’ya davet edilmemin akabinde, Nijerya’ya ilişkin bildiklerimi bir çırpıda gözden geçirdim. Nijerya’ya dair ilk aklıma gelen şey, yeşil formalarıyla dünya kupalarında mücadele eden bazı futbolcu isimleriydi; Jay Jay Okocha, Babayaro, Daniel Amokachi, Uche. Nijerya’nın, Refahyol Hükümeti döneminde kurulan D-8 ülkeleri arasında yer alıyor olması, sinema endüstrisi Nollywood’un Afrika genelindeki olumsuz etkisi, Portekiz ve İngiliz sömürgelerinin akabinde 1960’larda ülkenin bağımsızlığını kazandığından öte pek de bir şey bilmediğimi itiraf etmeliyim.

Yol arkadaşlarım Selim zevkioğlu ve Fatih Ketenci ile beraber Nijerya’yı araştırmayaer koyulduğumuzda, önümüze servis edilen tüm tabaklarda güvenlik sorununu görüyorduk. İnternette, arama motorlarında Nijerya’ya ilişkin olarak dile getirilen her şeyin başında yer alan bu problemlerin detaylarına, Nijerya’daki Türkiye Büyükelçiliği’nin resmi sitesinde yer alan bilgiler ve daha evvel Nijerya’ya seyahatte bulunmuş kişilerin makaleleri de eklenince hayli endişelenmiştik doğrusu. Nijeryalıların, özellikle yabancılara yönelik ticari ve finansal aldatmaca, yanıltma ve sahtekarlık konusunda dünya çapında pek bir maharetli olduklarına, hemen her müracaat ettiğimiz kaynakta rastlamamız ve tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de sağlık ile ilgili yoğun uyarılarla karşılaşmamız seyahatimizin zor geçeceğinin ilk işaretleriydi.

Yolculuğumuzun İstanbul-Dubai ayağı tamamlandığında yaklaşık sekiz saat kadar Dubai Havaalanı’nda beklemek zorundaydık. Dubai Havaalanı’nın içerisindeki serbest bölgede bir aşağı bir yukarı dolaşıp dururken, dışarıda nasıl bir hayatın var olduğuna dair ipuçlarını da elde ediyorduk. Burada, dünyanın hemen her bölgesinden insan görmek mümkün. Aktarma için bekleyenler, beklerken uykusuna yenik düşerek çöl görünümlü halıların üzerine uzanıverenler, yürüyen bantlarda elleri cebinde sağa sola bakınarak yürüyenler, gecenin ilerleyen saatleri olmasına rağmen çılgınlar gibi alışverişe devam edenler, sosyetik kafelerde espressosunu yudumlayanlar, bineceği uçağın panodan haberini bekleyenler... Doğrusu havaalanının iyi organize edilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Mescitte, bir Afganlının arkasında kıldığımız sabah namazının akabinde, oturduğumuz bankta yarım saatten biraz fazla kestirme şansı buluyoruz.

Nijeryalılarla ilk karşılaşma

Bekleme süremizin sonunda Lagos uçuşu için çıkış kapısına yöneldiğimizde nihayet Nijerya vatandaşlarıyla ilk kontağımızı da kurmuş oluyorduk. Bilet kontrollerimizden sonra geçtiğimiz bekleme salonunda bulunanların önemli bir çoğunluğu, beyazlaşmaya çalışan zenciler görünümündeydi. Ağızlarını yayarak çiğnedikleri sakızları eşliğinde Amerikan aksanıyla konuşmaya çalıştıkları İngilizcelerini ve hangi şart altında olurlarsa olsunlar çıkarmadıkları güneş gözlüklerini ilk planda aklımızı doldurduğumuz güvenlik ikazlarıyla birleştirdiğimizde, tedirgin edici bir tablo için başkaca dekora gerek kalmıyordu doğrusu. En çok, birbirlerini çağırırken kullandıkları “sss” sesini duyuyoruz. Salonun hemen her yerinden bu sesler geliyor. Bu seslenme biçimi, bizdeki “hişşt”in bir karşılığı olmalı...

Yaklaşık 7,5 saat süren bir uçuş sonrası inişe geçme vakti geliyor, kemerlerimizi bağlamalıyız. Çocukluğumda bu kemer bağlama işlemi yapılmadığında, uçakların yere inemediklerini sanırdım. Kemerlerimiz, havayolu firmasının çok uluslu personelince tek tek kontrol edilirken, uçağın küçük camlarından Nijerya’nın nasıl bir yer olduğuna dair ilk malumatımızı yakalamak için fırsat kolluyoruz. Tek katlı evler ilk göze çarpan şey burada. Belli bir plan dahilinde kurulu sokaklar var. zehrin üzerindeki sis bulutu fazlaca uzağı görebilmemize imkan vermiyor.

Ve sonunda Nijerya’dayız…

Dubai-Lagos ayağında havayolu firmasınca, doldurmamız için dağıtılan bilgilendirici formları doldurduktan sonra pasaport kontrol sıramızı beklemeye koyulduk. Bu formlar, şahsımıza ait tüm bilgiler, kalacağımız yerin adres ve telefonları, ayrıca Nijerya’dan bir telefon numarası, Türkiye’ye dair adres ve telefon bilgilerimiz, pasaport bilgilerimizin hemen tümü ve Nijerya’ya ne kadar meblağla gireceğimize dair beyanımız gibi bölümlerden oluşuyor. Bu formlar ve pasaportlarımızla birlikte pasaport polisinin önüne diziliyoruz. Abartmadan ifade edelim; görevli polisin, bir pasaportumuza bir bize bakarak geçirdiği süre neredeyse yarım saat. Ardından ilave görevlilerin de dahil olduğu, uzunca sayılabilecek, terletici bir sorgu sual neticesinde, görev/yetki belgemizin eski bir makinadan fotokopisinin alınmasını müteakiben, İHH’nın BM tarafından kabul görmüş bir kuruluş olması ve “NGO” sıfatına haiz olması sebebiyle Nijerya topraklarına salıverildik.

Nijerya’daki ilk sürpriz, valizlerimi almak için beklediğim bagaj bandındaki bir kağıttan ismimi okuduğumda karşıladı beni. Bütün giysilerimin ve temizlik malzemelerimin yer aldığı valizimin Dubai’de kaldığını haber veriyordu kara bandın üzerinde dolaşan beyaz kağıt. Yüzyıllardır beyaz olanlar tarafından sömürülmüş bu topraklarda, beyaz olan bir şeyin, kötünün habercisi olduğunun son örnekliğiydi belki de bu. Kayıp valizime ilişkin zabtımı tutturduktan sonra diğer eşyalarımızla beraber havaalanının aldatıcılığından, Nijerya’nın gerçekliğine adım attık.

İHH’nın Nijerya’daki partner kuruluşunun temsilcileri tarafından karşılandık. Onca bekleyen arasından, bizi bekleyenlerin kim olabileceğini kestirebilmek hayli güçtü doğrusu. Ancak onlar için bu iş oldukça kolay oldu. Çünkü uçaktan inen birkaç beyaz adamdan biriydik neticede. Yol yorgunluğundan olsa gerek, selamlaşmamızın hemen akabinde ilk sorduğumuz şey otelimizin yeriydi. Havaalanında bulunan otelin fiyatları kişi başı 100 dolardan başlıyordu. Bu rakamı hayli fazla bulduğumuzdan, başka bir otel araştırabileceğimizi ifade ettik. Partnerlerimizi işaret edip, işaret parmağını yatay olarak hızlıca kendi boğazında gezdirerek bize bir şey anlatmaya çalışan(!) Noel rozeti satıcısı kadın, ayaklı döviz bozucuları ve dilenciler arasında ilerlemeye çalışırken sivil polisler tarafından durdurulduk. Bu kez bizimle beraber, seyahatimiz boyunca birlikte olacağımız partnerlerimiz de sorgulanıyordu… Hem de sokak ortasında. Farklı polislere verdiğimiz bilgiler birbirleriyle tutarlı olunca cadde ortasındaki sorgumuz da sona erdi.

Puslu bir Lagos sabahı

Sürekli korna çalan bir taksiyle şehrin caddelerine daldık. Dört-altı metrekarelik dükkanlarda yerel yiyecekler satanlar, her sokakta bir dükkan görüntüsündeki kiliseler, Avrupa’nın hurdalıklarından getirtilmiş, toplu taşıma aracı olarak kullanılan, yarım asırlık, sarı, kapısız Volkswagenler, sarı araçların kapılarından sarkarak bir yandan da para sayma maharetini gösterebilen muavinler, kendisini göstermeyen güneş, tozun toprağın arasından yükselen kaosun müziği, trafiğin durduğu esnalarda camımıza yaklaşarak “oibo” (beyaz adam) diye seslenen delikanlıların arasından sıyrılarak varıyoruz Abdulaziz Islamic Foundation’a. Burası Lagos eyaletinin İdimu şehrinde kurulu bir merkez. İmam Hasan İbrahim, iri yapılı vücuduyla sarılıyor bize. Kendimizi ilk kez güvende hissediyoruz. Bir anda etrafımız meraklı gözlerle doluyor. Bir küçük çocuğun saçlarında elim gezinirken diğer çocukların tedirginliklerinin azaldığını hissediyorum. Bunun verdiği mutluluğu anlatabilmenin tarifsizliğine bırakıyorum kendimi.

Puslu bir Lagos sabahı. Afrika’nın meşhur güneşini geldiğimizden bu yana göremedik. Güneş sanki isli bir camın arkasında. Bu aylar, çöl kumlarının oluşturduğu kum bulutlarının gölgesinde geçermiş. Hava nemli, boğucu ve daraltıcı.

Otelde bir gece…

İlk gecemizi geçirdiğimiz otel, bizim sahillerimizdeki tek katlı derme çatma evlerden kurulu kamp yerlerimizi andırıyor. İlk görünüşteki farkı, toplama kamplarını andırır demir kapıları. Odanın ampulleri, sürekli gidip gelen elektrikle buluşabildiği anlarda ancak bir mumun ışığı kadar aydınlık sunabiliyor. Çantama tişörtümü sararak yaptığım yastıkta, mümkün olduğunca yatağın en ucunda kalarak uyumaya çalıştığım bu gecenin sabahı, bütün basıklığına rağmen geceden daha hayırlı geliyor gözlerime.

Akşamdan yaptığımız kurban organizasyonu planının detaylarını bir kez daha gözden geçiriyorum. Nijerya’daki partner kuruluşumuz NACOMYO (National Counsil of Muslim Youth Organization/Ulusal Müslüman Gençlik Organizasyonları Birliği) ile müşterek organizasyonumuz sayesinde, sekiz ayrı bölgede, ülkemin insanlarının adı okunarak kurbanlar kesilecek. Kurbanlardan 5000 kişinin faydalanmasını hedefliyoruz. 1200 kişiye yemek pişirlerek ikram edilecek. Her detayı düşünüyoruz. Emanetimiz ağır. Amacımız hakkı verilerek kesilmiş kurbanlara şahitlik etmek.

Hilal aynı hilal, bayram aynı bayram...

Önümüzde daha iki günümüz olduğunu düşünürken, rehberimiz Mustafa Balogun’un, içinde bulunduğumuz günün arife olduğunu haber vermesiyle şaşırıyoruz. Burada bayram Türkiye’den bir gün evvel kutlanacak. Oldukça iç burkucu bir durum; bayramlarımızı bile aynı güne denk düşüremiyoruz. Oysa hilal aynı hilal, bayram aynı bayram...

Hayvan pazarına gidiyoruz. Kalabalık bir kitle olanca doğallığıyla bizimle birlikte hareket ediyor. Biz yürüyoruz, onlar da yürüyor, duruyoruz, duruyorlar... Yerel giysileri içerisinde bir kadın avucuna sıkıştırdığı parayla kurbanlık hayvan bakınıyor. İbadetini en güzeliyle yapabilmenin telaşı gözlerinden okunuyor. Çocuklar ve gençlerle sohbet ediyoruz. Türkiye’ye selam gönderiyorlar. Ekibin en heyecanlısı İmam İbrahim Hasan. Söyleyebileceği üç-beş cümlesi olanlarla bizim adımıza röportaj yapıyor.

Fatih’in, nasıl bir otel istediğimize dair, ısrarla yaptığı ardı arkası kesilmeyen detaylı açıklamalar sonucunda tam arzu ettiğimiz asgari standartlarda olmasa da, eli yüzü kısmen düzgün bir otele taşınıyoruz Doğrusu biraz fiyatlıca. Türkiye’deki benzinin dörtte biri fiyatına benzin kullanan bir ülkede, otel fiyatlarının Türkiye standartlarının üzerinde oluşunu hayli şaşkınlıkla karşılıyoruz.

Beyaz avuçlardaki küçük simsiyah ellerin huzuru

Günlerden Cuma... Nijerya’da Cuma namazları, hutbenin okunup, cemaatin namazını eda etmesini müteakip ayrıldığı manzaralardan hayli uzak. Cemaat hutbe esnasında soru sorabiliyorlar. Katılımcı ve aktif bir ibadete tanıklık ediyoruz. Kadınlar da camideler. İmamın İngilizce olarak söylediği her şey, tok sesli biri tarafından yerel dile tercüme ediliyor. İmam cami içinde Türkiye’den, İHH’dan ve bizden bahsederek bizi taltif ediyor. Bayramı Türkiye’den gelen kardeşlerimizle beraber kutlayacağız diyor. Cemaatin gülümsemeleriyle karşılaşıyoruz. En uzak noktadan bile bize el sallayan aydınlık yüzlerle farklı bir mutluluğu tadıyoruz. Çocuklar caminin en mutlu unsurları. Bütün olan biteni kucağımda küçük bir kız çocuğuyla izliyorum. Küçük simsiyah ellerini avucumdan hiç ayırmadan noktalıyorum Cuma namazımı.

Cami çıkışında İstanbullu Asude ve Neva’nın Nijeryalı çocuklar için hazırladıkları mavi ve pembe hediye paketlerini paylaşıyoruz çocuklarla. Ortalık bir anda zıplayan toplar, çikolatalar, şekerler ve saçlara takıştırılmaya çalışılan tokalarla doluyor. Zamanın genişlediği bu an, en evrensel bir kare olarak yerini alıyor zihnimizde.

Nijerya’daki yerel yiyecek ve içeceklerden sağlığımız adına uzak durmamız öğütlenmişti bize. Gerçekten de hem görüntü hem de koku olarak, tadı ne olursa olsun uzak kalmanın hayrımıza olacağını düşündüğümüz yiyeceklerle dolu her yanımız. Dükkan önlerinde bizi çeken tek şey -muz başta olmak üzere- tropikal meyveler. Kurutularak ipe dizilmiş kedi balıkları ve paslı ızgaralarda sokakların olanca tozu arasında pişirilerek bir gazete kağıdının üzerinde servis edilen etlerin yanından hızla geçerek otelimize giriyoruz.

İlle de yurdum yemeği…

Türkiye’den getirdiğimiz bisküvi ve konserveleri sehpamızın üzerine özenle yerleştiriyoruz. Ümraniye’de, tandırda pişmiş lavaşımız sehpanın en özel yerinde olmalı ayrıca. Beyaz peynir ve birkaç da zeytin... Allah’tan çayla aram çok iyi değil de Selim Abi ve Fatih gibi kıvranıp durmuyorum. Tek eksiğimiz bir türkü. O da benden olsun haydi; Altın hızma mülayim / Seni Haktan dileyim...

“Afrika’da her otuz saniyede bir çocuk malariadan (sıtma) ölüyor!”

Rengarenk yerel giysilerini bayramın aziz hatırasına kuşanmış Lagoslu Müslümanlarss yollardalar. Herkes tatlı bir telaşla koşuşturmacada. Anne babasının eteğine tutunarak bayram namazı için saf tutmaya giden çocuklarla kurbanlık koyununu şehrin kaosundan muhafaza ederek şefkatle götürmeye çalışan yaşlı bir adam, günün ilk fotoğrafı için aynı kareye sığıyorlar hafızamızda.

Oldukça lüks araçlar içerisinde, bayramlıklarıyla hanımefendiler ve beyefendiler askeri bölge içerisindeki Merkez Camii’ne doğru, bayram namazı kılmak için, askerlerin ta’zimi eşliğinde aheste aheste ilerliyorlar. Sefaletin tüm boyutlarına tanıklıktan sonra bu manzara ağır geliyor. Dönüş yolunda, bir reklam tabelasının koyu cümleleri düşüyor üzerimize: “Afrika’da her otuz saniyede bir çocuk malariadan (sıtma) ölüyor!”

Tişörtlerimizdeki ay yıldız hatırına tezahüratlar alarak bayramlaştığımız sokaklarda, kapılardan içeriye kaçamak bakışlar yolluyoruz. Kalabalık ailelerin yaşadığı gecekondularda nüfus hayli yoğun. Ailelerin, beş dolarlık malaria (sıtma) ilacını satın alamadıkları için ölüme uğurladıkları çocuklarına nazaran şanslı sayılan çocukların gülümsemeleri ve çığlıkları arasında daracık Lagos sokaklarında ilerliyoruz. Tam sekiz ayrı bölgede kesilen kurbanlık hayvanların en son duydukları isimler, kendi lehçesiyle Yorubalı gencin ağzından dökülen, Mardinli Hüseyin’in, Amasyalı Hatice’nin, Muğlalı Rabia’nın, Bursalı Nihat’ın isimleri.

Abule-Odu, Amukoko, Ajegunle, Lagos Island, Lagos Mainland, Orile, İdimu ve Bab es-Selam Yetimhanesi kurban kestiğimiz yerler. Koskoca Lagos’ta tüm bu bölgeleri tek tek geziyoruz. Her şey yolunda gidiyor. Bu bölgelerin tamamı, ihtiyaç sahibi halkın yaşadığı bölgeler. Lagos şehir hayatının tüm sefaletini bünyesinde barındıran bu bölgelerde kesilen kurbanlarla tam 5000 kişiye ulaşıldı. 1.200 kişilik yemek pişirilmesini sağlayarak, yemeklerin Yaşlılar Evi, Lagos Hapishanesi, Bab-üs-Selam Yetimhanesi ve Özürlüler Merkezi (Görme Engelliler, Sağır ve Dilsizler, Çolaklar ve Fiziksel Engelliler)’nde dağıtılmasını sağlıyoruz.

Lagos eyalet nüfusu, resmi rakamlara göre 15 milyon. Ancak bu rakamın gayri resmî olarak 20 milyon civarında olduğu aldığımız bilgiler arasında. Nijerya’nın toplam nüfusunun 150 milyona yaklaştığı düşünüldüğünde, ülke nüfusunun oldukça önemli bir kısmının bu şehirde yaşadığını görürüz.

Nüfusun çok önemli bir kısmı, gecekondu diye adlandırdığımız derme çatma evlerde yaşıyor. Bu evlerin bulunduğu muhitlerin de derme çatma kurgulandığını ifadelendirebiliriz. Varoşlarda her evde birkaç aile yaşamak zorunda. Ve bu aileler ortalama dokuz kişiden müteşekkil.

Lagos, Nijerya’nın eski başkenti. Ülkenin kuzey ve iç bölgelerinden yoğun göç alması sebebiyle sıkışmış, arabesk bir kültürel yapıdan söz etmek mümkün. Gelenekler ile modern yaşamın gel-gitleri arasında kalmışlığın getirdiği bir sosyal sıkıntı söz konusu şehirde. Bir yanda aşırı zengin bir nüfusun yaşadığı Lagos’da, hemen birkaç sokak içerilerde ve kenar mahallelerde bu zengin nüfusun her daim özentisi ile büyüyen ciddi bir nüfusla karşılaşıyoruz.

Sultan Abdülhamit’i rahmetle anıyoruz…

Sultan II. Abdülhamit Han Nijerya’da en çok bilinen isimlerden. 1892 yılında İngiliz sömürgesi altında bulunan Nijerya topraklarının ileri gelenlerinden Muhammed Shitta’nın bir cami yaptırmak istediğini fakat İngiliz idaresinin iznini alamadığını öğrenen Sultan Abdülhamit, İngiltere nezdinde diplomatik girişimde bulunarak, hazırlattığı bir geminin Lagos’a ulaşmasını sağlamış. Gemi, camiyi yaptırmak için gerekli parayı, sultanın kılıcını ve Muhammed Shitta’ya bir beylik unvanını götürmüş Lagos’a. O gün bugündür, Shittaların soy ismi Shitta-Bey olmuş. Shitta-Bey Camii oldukça mahzun şimdilerde. Türkiye Diyanet Vakfı’nınss, restorasyon çalışmaları, caminin Alhaji Sikiru A. Shitta-Bey’in özel mülkü sayılması neticesinde karşılaştıkları özel durumlardan ötürü askıya alınmış on yıldan bu yana. Torun Sikiru Shitta-Bey’i daha ziyade zenginlerin yaşadığı Victoria Island bölgesindeki evinde ziyaret ediyoruz. Eski fotoğraflara dalıp gidiyoruz.

“Allah aşkına söyleyin, kurbanlarınızı Nijerya’da kesmek nereden aklınıza geldi?”

Motosiklet üzerinde üç kişi yaklaşıyor. Motosikleti kullanan, hemen hemen hiç soluklanmadan ve bize herhangi bir söz hakkı tanımadan, “Allah aşkına söyleyin, kurbanlarınızı Nijerya’da kesmek nereden aklınıza geldi? Ne güzel bir iş yaptınız böyle. Bu hayatımda görebileceğim en muhteşem şey.” diyor. “Bir daha bizi unutmayın!” diye ekliyor ve uzaklaşıyor. Sadece birbirimizin yüzüne bakakalıyoruz.

Fırsat buldukça şehrin ileri gelen isimleriyle görüşmeye çalışıyoruz. WAMY (World Assembley of Muslim Youth / Dünya Müslüman Gençlik Asamblesi)’nin Nijerya temsilciliği görevi ile birlikte, Lagos’daki Suriye Camii’nin imamlık görevini de yürüten Mısırlı Elshamy Noshy Shamy ve Mısır’da İslami eğitimini alarak Nijerya’nın ilk İslam organizasyonu olan Ensar Uddin’i kuran, Nijerya’nın en önde gelen alimlerinden Abdul Hafez Abou bu isimlerden sadece ikisi. Her iki isimle de çok verimli zamanlar geçiriyoruz. Nijerya’da İHH olarak nereye el atmalıyız sorusuna gelen cevaplar da müşterek; eğitim. Eğitim alanında bu ülkede çok fazla yardıma ihtiyaç bulunduğunu ifade ediyorlar. Abdul Hafez Abou bizden, mutlaka başarılı öğrencilere burs imkanı sağlamamızı ve bu çocukları dünyanın çeşitli noktalarındaki üniversitelerde okutmamızı istiyor. Bu temenni Nijerya dönüşü İHH yönetimine sunacağımız raporumuzun en önemli yerini şimdiden işgal etmiş oluyor.

“Kiliseden” değil “camiden!”

Bu ülkedeki tüm yardım faaliyetleri neredeyse tamamen Hıristiyan kuruluşlar tarafından organize ediliyor. Yemek dağıtımı esnasında uğradığımız yaşlılar evinin mensuplarından duyduğumuz “Hangi kiliseden?” cümlesinin şaşkınlığını hemen bir kenara bırakarak “camiden” cevabını veriyoruz hep bir ağızdan. Kısa süreli bir şaşkınlık ve teyit etmenin ardından, daha bir gururla ve daha samimi bir gülümseme ile karşılaşıyoruz.

Batılılar, bir vakitler sömürdükleri insanları sömürmeyi bırakmış görüntüsündeler. Ancak sömürgenin mantalitesi değişmiş belli ki. Ayakta durabilecek kadar iyi olmalı buranın insanları ki kendi pazarlarının müşterileri olabilsinler. Pazarda ne mi satılıyor? Hammaddesi yine buranın insanından aparılmış her bir şey.

Bab-üs-Selam’a gönüller dolusu selam!

Bab-üs-Selam’dayız... Mısırlı Muhammed zaban 15 yıl önce gelmiş buralara. Hastanelerde, sokaklarda terk edilen, annesiz/babasız kalmış çocukları toplamış, bir yetimhane kurmuş. Adını Bab-üs-Selam koymuş. Bab-üs-Selam; Selam Kapısı... Burada İngilizce ve Arapça eğitim veriliyor. Buradaki yetimler Güney Nijerya’nın en iyi karatecileri ve en iyi Kur’an-ı Kerim okuyanları. Kızlardan biri Rahman suresini okuduğunda gözümüzden süzülen yaşa dur demenin imkanını bulamıyoruz. Türkiye’den getirdiğimiz hediye paketlerini, Nijerya’dan satın aldığımız şekerlemeleri, birkaç oyuncak ve meyve sularını ikram ediyoruz çocuklara bir kez daha. Çocuklarla bolca vakit geçiriyoruz. Buradaki çocukların, dışarıdaki çocuklara nazaran daha iyi şartlarda yetişiyor olmaları su serpiyor yüreğimize. Nijerya’da bu tarzdaki çocuklara bakış pek hoş değil, evlenirken sıkıntı yaşıyorlar mesela. Neseplerinin biliniyor olmasını tercih ediyorlar. Çocuklar büyüyorlar gittikçe. Büyüyüp yuva kurmak istediklerinde başlarına gelecek sıkıntılar belli ki epey çatallanacak. Özellikle, üniversite eğitimleri için yardım isteniyor bizden. Çocuklar tam Nijerya’nın ihtiyacı olan meslekleri seçme niyetindeler genelde; Eczacılık ve Tıp. İHH olarak bu sorunla ilgili yardımlarımızın olacağına dair söz veriyoruz.

“Hoş geldiniz” diyen Nijeryalı bir çocuğun ardından…

Günlerdir yanlarına gitmeyi arzu ettiğimiz Türk Okulu mensuplarının izini nihayet İkeja bölgesinde buluyoruz. Bize Türkçe “Hoş geldiniz” diyen Nijeryalı çocuk “Mustafa Abi” diye sesleniyor. Mustafa, bizi kaldıkları yurda götürüyor. Sıcacık yüzlerle hasbihal ediyor, Türk usulü demlenmiş çay içiyoruz. Sözleştiğimiz gibi ertesi gün yine yanlarındayız. Bir yandan yemek yiyoruz, bir yandan sorularımızı soruyoruz Nijerya’ya dair. Zübeyir Gülabi Bey eşlik ediyor bize. Zübeyir Bey, sekiz yıldır Nijerya’da ticaretle meşgul. Modüler mobilya üretimi yapıyor. Nijerya’da kurulu altı okulun çoğunun kuruluşunda emeği var. En detaylı Nijerya bilgilerini ondan alıyoruz. Nijerya’ya Türkiye’den giden ilk yardım organizasyonu olduğumuzu söyleyerek, İHH’nın Bosna’dan tanığı olduğu destansı faaliyetlerini burada da sürdürmemizi istiyor bizden.

Kabile kavgalarıyla birbirine düşürülen zavallı insanlar

Zübeyir Bey’in bize verdiği çok önemli bilgiler arasında yer alan şu bilgiler kanaatimizce en önemli olanıydı; kabile kültürünün etkisi altındaki dinlerini yaşamakta olan Nijeryalılar arasında zaman zaman çok sayıda insanın ölümüne neden olan çatışmaların yaşandığı bilinen bir gerçektir. Genelde din temelli olduğu ifade edilen bu çatışmaların asıl nedeninin ne olduğunu soruyoruz Zübeyir Bey’e. Ortaya çıkan sonuç, son zamanlarda dünyanın hemen her noktasında körüklenmeye çalışılan, Türkler olarak bizim de pek yabancısı olmadığımız türden; kabile kavgaları.

“1999, 2001 ve 2004 yıllarında meydana gelen ve yüzlerce kişinin ölümüyle neticelenen olaylar incelendiğinde kabile tartışmalarının temel etken olduğu görülecektir.” diyor Zübeyir Gülabi. Bölgede var olan bu hassas yapı özellikle dış güçler tarafından alevlendirilmekte ve maksatlı olarak dışarıya farklı şekilde lanse edilmekte.

Din çatışması olarak adlandırılabilecek tek olay 2004 yılında yaşanmış. Nijerya’da yapılan bir güzellik yarışmasını müteakiben bir gazetede Müslümanlar aleyhine ağır ithamlarla dolu bir yazı kaleme alınmış. Bu yazıyı yazan gazeteciye tepki olarak Müslümanlar gazete binası önünde gösterilerini yaparak tepkilerini ortaya koymuşlar. Tepki sonrasında dağılmak üzere olan kalabalığa bölgede bulunan bir kiliseden taş atılması neticesinde olaylar büyümüş. Sırf bu hadiseden yola çıkarak bile, bölgede din temelli bir çatışmadan söz etmenin mümkün olmadığını düşünüyoruz.

Halkın %51’inin Müslüman olduğu Nijerya’da etnik ve dini yapının bu denli kışkırtılarak ortaya çıkacak olan tablodan nasiplenmek isteyenler olduğu kesin. Ve bunun da ötesinde, bu çatışmalar uluslararası kamuoyunun önüne din çatışması olarak sunulmakta.

“Eğer asıl sebep din temelli olmuş olsaydı, Yorubaların Hıristiyan olanları ile Müslüman olanlarının birbiriyle çatışması beklenmez miydi?” sorusu geliyor aklımıza doğal olarak. Neredeyse tüm çatışmalar İbolarla/Yorubalarla-Hausalar arasında cereyan etmiş. Bizim edindiğimiz intiba, bu çatışmalarda din faktörünün belirleyici olmaktan öte, sadece görüntüden ibaret olduğuydu.

“Böyle bir şeye ilk kez tanık oluyorum...”

Türk okulu mensuplarının tavsiyesi üzerine, Noel ve yılbaşı için süslenmiş Tastee Freid Chicken’a gidiyoruz. Takkeli garsonlar ve beyaz başörtülü kasiyerler karşılıyor bizi. Hıristiyan oldukları halde, Müslümanların bayramı dolayısıyla bu şekilde giyindiklerini söylüyorlar. Restoran sahibesinin Bill Clinton ile çekilmiş fotoğrafı altında yemeğimizi yemek için oturuyoruz masaya. zoförümüz John, yiyecekleriyle dışarı çıkmaya niyetleniyor. “Niçin bizimle yemiyorsun” diye soruyoruz. “Ben mi?” diyor; “Ben sizinle aynı masada mı oturacağım Sir” diyor. “Elbette bizimle yiyeceksin, biz beraber değil miyiz?” dediğimizde, çekinerek geliyor masamıza. “Böyle bir şeye ilk kez tanık oluyorum...” diyerek memnuniyetini tekrar tekrar dile getiriyor. John evli ve dört çocuk babası. Sürekli gülümsüyor. Önceleri kurban kesmenin anlamsız olduğunu düşünürmüş. Ama İHH’nın faaliyetiyle beraber ne kadar da anlamlı bir iş olduğunu kavramış. Olanca keyfimizle, baharatlı ve acılı tavuklarımızı bitiriyoruz.

Muhabbeti seven Nijerya insanının, dostluk gösterileri arasında uğurlanıyoruz İstanbul’a. İmam Hasan İbrahim, İHH’ya dair kullandığımız bütün materyalleri alıyor elimizden. “Ben buralarda zaman zaman yardım faaliyeti organize ediyorum. Bu işi yaparken sizin tişörtlerinizi ve şapkalarınızı giyeceğim.” diyor.

“Kara olan kötüdür” mü acaba?

Çocukların tenimize meraklı dokunuşları haricinde beyaz olduğumuzu tamamen unuttuğumuz bu ülkeden sonra, göreceğimiz tüm düşlerin siyahtan ve beyazdan ibaret olmasını diliyoruz. Sahi biz, kara çalmak, karalar bağlamak, kara kara düşünmek, kara kedi gibi girmek, kara gün, kara para, kara mizah, kara yazı, bahtı kara, yüz karası gibi tabirlerini ortaya çıkaran “Kara olan kötüdür” felsefesini neden terk etmeyelim ki?

Döndüğümüzden bu yana hemen her gün +234 ülke kodlu numaralardan halimiz hatırımız soruluyor. Üstelik, çocukların bizi uğurlarken hep bir ağızdan söyledikleri “Bayram yine gelsin!” cümlesi hala kulaklarımızda.



Top
AnasayfaİHH HakkındaYayınlarımızGönüllüFoto GaleriİletişimArama