Kurban, Kurbanla İyiliğe Ortak Ol
18.04.06

dusuncegundem

Etiyopya: Hazreti Bilal'in topraklarına yolculuk

2006 Ocak ayında, İHH İnsani Yardım Vakfı görevlileri olarak Etiyopya’da idik; Türkiyeli Müslümanların, ilk hicretin ev sahibi Necaşi’nin topraklarında müezzinlerin piri Bilal’in torunlarına, yani bugünkü Etiyopyalı kardeşlerine bir bayram hediyesi olan 2011 adet kurbanı kesip dağıtmak üzere. Bol selam götürdük ve bir o kadarını da getirdik…

Mehmet Ali BOLAT

Başkent ile başlıyoruz

Bu ülkede ilk ziyaret ettiğim şehir olan Addis Ababa’yı gördüğümde “Bu şehrin çatıları hep mi sac?” dedim kendi kendime; tenekeden bir şehirle karşılaştım sanki. Yollarda trafik yoğun sabah ve akşam saatlerinde. Trafik lambaları var ama pek çalışmıyor, önemli kavşaklarda daha çok polisler işi idare ediyorlar. Burada her türlü araç gördüm diyebilirim. Eski Rus arabalarından en lüks ciplere kadar her türlü araç. Eski Peugeut ve Ladalar, lüks BMW ve Kobralar. Ülkenin yollarını 1935’te İtalyanlar, Addis Ababa ile Cibuti’yi birbirine bağlayan 738 km uzunluğundaki demiryolunu ise 1907’de Fransızlar yapmış.   

Yol kenarlarında dilencilere rastlıyoruz. Evsizler çok sayıda. Her caminin kapısında Müslüman ve her kilisenin kapısında Hıristiyan dilenci görüyorsunuz. İki büyük din asırlardır yaşanıyor bu ülkede. Nasıra’da doğan Hıristiyanlık, Anadolu’dan sonra Etiyopya’da gelişmiş ve yerleşmiştir. Avrupa’dan çok önce bu dine giren ülke şimdilerde Avrupa ve Amerika misyonerlerinin üssü haline gelmiş.

“Etiyopya Hıristiyan bir ülkedir” imajını tüm dünyaya kabul ettirmek için çeşitli yollara başvurulsa da Türkiye’nin bir buçuk katı toprağa sahip, 80 kabileli ve 70 milyon nüfuslu bu ülkenin, Müslümanların dediğine göre %65’i ve resmi Hıristiyan yönetimine göre %45-50’si Müslüman. Oromolar ve Affarlar hep Müslüman.

Tarihte Müslümanlara kucak açan Habeşistan ise şu anki Etiyopya’nın kuzey bölgesini oluşturmakta olup daha küçük bir bölge. Habeşistan deyince ilk akla gelen mübarek Bilal-i Habeşi oluyor tabi. Bir köyde bize hutbede Sultan Abdülhamit’e dua ettiklerini söylediler. Biz de onlara İstanbul’da her camide her namazda Bilal-i Habeşi’ye dua edildiğini söylüyoruz, seviniyorlar.

zehrin her tarafına serpiştirilmiş olan her iki dinin mabetleri de sabahtan akşama kadar hareketli görünüyor. Seherde iki defa ezan okunuyor. Biri çok erken ve diğeri namaz vaktinde. Bir de bakıyorsunuz kiliselerden ayin sesleri yükseliyor. O bitmeden bir camiden okunan Kuran-ı Kerim tilaveti geliyor.

Addis Ababa’ya 99 km uzaklıkta yer alan 350-400 bin nüfuslu Nazret’e yakın Gunde köyünde bir medreseye gidiyoruz ve oradakilerin ihtiyaçlarını soruyoruz. Kuran Kursu olarak kullanılan bina dökülüyor ama en başta mikrofona ihtiyaçları varmış. Daha doğrusu “İlk önce mikrofon.” diyorlar. “Niye?” diyoruz, “İki tarafımızda kilise var ve çok sesli bir şekilde bir biri, bir diğeri bizi rahatsız ediyor. Bizse mikrofonsuz olduğumuzdan sesimizi duyuramıyoruz.”

Burada 100 adet cami inşa etmiş olan sivil toplum kuruluşu CDA’nın başkanı adaşım Muhammed Ali Nediso: “Namaz bir ağaç gölgesinde bile kılınır ama ne yapalım ki Müslümanlar kendilerini ezik hissetmesinler diye önce cami yapıyoruz. Oysa asıl önemli olan eğitim kurumlarıdır. Çocuklarımızı eğitmeliyiz.” diyor. Nediso çok doğru söylüyor ama misyonerliğinde kol gezdiğinden insanların Hıristiyanlığa meyledebileceğini de ilave ediyor. Havaalanından binip kapı kapı otel aradığımız taksi de Hıristiyan motifler yer alıyordu. Bir de ülkeyi 1930-1974 arası yönetmiş, komünist diktatör Haile Selase’nin fotoğrafı.

Etiyopya’ya dair

Etiyopya’da üç ay kış, dokuz ay yaz yaşanıyor. Biz kışa geldik ve kışın belirtisi yağan yağmurlar. Yoksa sıcak yine sıcak. On günde karardım, yüzüm kavruldu. Geceler de soğuktu doğrusu üşüdüm.

Oteldeyken yurt dışından getirilen en kalitelisinden ve pahalısından bir şişe su aldık: 9.6 Berr. Ülkenin para birimi Berr. 1 dolar, 8.6 Berr ediyor. Havaalanında böyleyken -başkentin 500 km doğusunda ve Cibuti sınırına 300 km uzaklıkta yer alan, 450-500 bin nüfuslu bir şehir olan- Dre Dawa’da 1 doları 8.9 Berr’a bozdurduk.

Sabahleyin güzel bir kahvaltı yaptık. Biberli omlet, tereyağı ve reçel çok güzeldi. Etiyopya’ya gidip yemekleri yiyemeyenlere kahvaltıyı tavsiye ederim. Yemekten bahsetmişken 10 gün boyunca en çok yediğim yemeğin adının Mendi olduğunu söylemeliyim. Pilav üstü et diyebilirsiniz. Ülkede yerleşip kalan Arapların lokantalarına gidip yedik mendiyi. Ülkenin eti bizim damak tadımıza göre daha yağlı geldi. Kestiğimiz kurbanlık koyunlar genelde 12-15 kilo et vermelerine rağmen etleri yağlıydı. Bu durum ilginç geldi bana. Hayvanlar zayıf ve küçük ama etleri yağlı.

Otelde kaldığımız zamanlarda fırsat buldukça televizyona baktım. Ülkenin tek ulusal kanalı ETV (Ethiopia TV). Uydu üzerinden CNN, BBC, Supersport, gibi kanallar seyrediliyor.

Karşılaştığımız yaşlı genç tüm bayanların saçları örgülerle çok düzgün bir şekilde ayrılmıştı. On gün boyunca gittiğimiz köylerde kız çocuklarının saçları yine bu şekildeydi. Oradaki ilk üç günümüz Hıristiyanların bayramına denk geldiği için ETV’de bol bol dans seyrettik. Görev arkadaşım İbrahim, Harar’lı olduğu için yerli dillerdeki şarkıları anlamıyor tabi. 80 kabilenin de kendi dili var. Ülkenin resmi dili Amharice. Arapça ve İngilizce bilenlerle de sık karşılaşıyorsunuz.

Nüfusun %40’ını Oromolar oluşturuyor. Yönetim ise Tigrayların elinde. Etiyopya federal bir cumhuriyet, 13 özerk bölgenin birleşmiş hali. Tigray, Gonder, Welo, Hararge, Bale, Sıdamo, Gamo Gofa, Kaffa, Ilubabor, Welega, Arsi, Shewa ve Gojam. Başkent Addis Ababa ile 14 bölge oluyor. Ülkenin komşuları; Sudan, Eritre, Cibuti, Somali ve Kenya. Başkent Addis Ababa’nın her tarafında inşaat görüyoruz. Yolları da fena sayılmaz. Güçlü bir yerel yönetimin olduğunu ve belediye hizmetlerinin iyi olduğunu söylüyorlar. zehirde çok sayıda asker-polis türü silahlı-coplu üniformalıya şahit olduk. Her zaman böyle değil ama bugün bayram (Hıristiyanlarınkini kastediyorum).

Maksat hasıl oldu

Etiyopya’ya gelişimizin asıl sebebi; Türkiyeli Müslümanların, kardeşleri Etiyopyalılara hediye olarak gönderdikleri kurbanları kesmek ve dağıtımına nezaret etmekti. Ülkede küçükbaş hayvanlar kurban olarak kesiliyor. Büyükbaş hayvan az ve değerli olduğu için kurban edilmiyor. Koyunların fiyatı normalde 20 dolar iken bayramda 35-40 dolara çıkmış. Hıristiyanlar da bayramlarında hayvan kestiği için iki tarafın da rağbeti fiyatları artırmış.

Tüm dünyadan STK’lar sanki Etiyopya’ya akın etmiş. Türkiye’den İHH olarak biz, Avrupa İHH, IGMG, Cansuyu, Denizfeneri ve Arap ülkelerinden gelenlerle Avrupa ve ABD’den Müslüman STK’lar. Bunların dışında iki üç misli, belki çok daha fazlası Hıristiyan misyoner örgütler de Etiyopya’dalar. 65-70 yaşlarında bir zat benim Türkiye’den geldiğimi öğrenince: “Türkiye ile Etiyopya eskiden beri dosttur.”dedi. Dostlarımızı başkalarına bırakmayacağız.    

Yarım saat kadar uğraşmama rağmen internete giremedim. İnternet hizmetleri Türkiye’ye nazaran çok geride. Cep telefonları ise Türkiye’yi aratmıyor. Lüks cep telefonlarına rastlıyoruz. Tezat, tezat… Bir tarafta aç kalanlar öte tarafda lüks cep telefonlarını çifter çifter kullananlar. Yollarda Land Cruser’lar ile at arabaları yan yana gidiyor.

Ülkede yetişen meyvelerin başında papaya, muz, avokado, mango ve ananas geliyor. Biz de bunlardan bol bol tükettik. Karpuz, domates, soğan gibi sebzelere de rastladık. Gezdiğimiz yerlerde sadece göl kenarlarında sulanan araziler görebildik. Düz arazilerde bile bir sulama kanalına rastlamadık. İtalyanlar, Fransızlar vs Avrupalıların kurduğu çiftlikler aynen çölde vaha gibi uzaktan insanın gözüne batmakta. Demek ki bir ziraat politikası olsa neler neler yetişecek. Gittiğim tüm şehirler (Addis Ababa, Nazret, Dre Dawa, Harar) kasaba ve köy gibi yerleşim yerlerinin tamamında yol kenarında gezinen insanlar gördüm. Her tarafta masa tenisi ve langırt masaları var. Gençler langırt ve masa tenisi oynuyorlar. Bu, işsizliği gösterse gerek.

İki kişi otelde birinci sınıf bir yemek yiyoruz. Bahşişle birlikte 140 Berr, yani yaklaşık 21.60 YTL tutuyor. Belki bizim için ucuz görünüyor bu verdiğimiz para ama burada bir kişinin aylık maaşı ya da bir ailenin aylık asgari geçim parası. Bir daha otelde yemiyoruz. Dışarıda en lüks Arap lokantasında en pahalı yemeği yiyoruz, üç kişiye 25 Berr ödüyoruz, 4.5 YTL.

Kurban kesim bölgesi Nazret’ten dönerken yolda meyve suyu içiyoruz. Ben Avokado suyu içiyorum, diğerleri mango-avokado vs kokteyller içiyorlar. Herkesin içtiğine 2.5 Berr verirken benim içtiğime 3 Berr ödüyoruz. Avokado diğerlerinden pahalıymış.

Daha sonra büyükelçiliği ziyaret ediyoruz. Göreve beş hafta önce başlayan büyükelçiye çalışmalarımızdan bahsediyoruz, memnun oluyor.

Nazret

Arefe günü akşam, başkent Addis Ababa’dan Nazret’e gidiyoruz. 99 km’yi yaklaşık iki saatte katettik. Eşyalarımızı The Safari Lodge’a yerleştirip CDA’ya bağlı bir yetimhaneye gidiyoruz. 50 yetimin bulunduğu binada gençler mescidde halka olmuşlar Kur’an ezberi yapıyorlar. Biz içeri girince ayağa kalkıp hep bir ağızdan bir nevi hoş geldiniz manasına gelen ilahilerini söylediler. Çok duygulandım doğrusu. Yetimhane Salam Academic School ile yan yana. Yaklaşık 1000 öğrencinin bu okulda öğrenim görüyor. Yetimhanede bulunan 50 öğrenci, Marti ve Habura bölgelerinden gelmiş gençler. Aralarında daha çocuk olanlar da var ama genelde gençler var.

Bullala polikliniği

Bayramın ilk günü sabahleyin Bullala polikliniğine gittik. Nazret’e 80 km uzaklıktaki bu kasabadan oraya kadar başka sağlık kuruluşu yok. 13 personeli ve bir doktoru var. Ambulansı, doğumhanesi, muayenehanesi, ilaç deposu ve iki küçük odası var. Yatak yok. Yıllık gideri 60 bin dolar. 2003 yılında İKÖ tarafından yaptırılmış, yıllık masraflarını bir defasında bir şahıs ve sonra da Kuveytli bir kuruluş karşılamış. Ancak şu an masrafları karşılayacak kimse yok ve belki de burası kapatılmak zorunda kalacak.

Kurban maratonumuz başlıyor

Ülkenin en iyi koşucularının çıktığı Arsi bölgesinin kasabalarından biri olan ve Nazret’e 51 km uzaklıktaki İtaya’da bayram namazını, saat 9 civarında yaklaşık 1000 erkek ve 300 bayanla birlikte bir meydanda kıldık. Namaz öncesi CDA başkanı Nediso, İHH’yı tanıtan bir konuşma yaptı. Namaz sonrası bayramlaştık ve kurban kesimlerine başladık. Çocuklara şeker, balon ve kız çocuklarına özel olarak bilezik ve toka hediye ettik. İkindi namazını Hate köyünde kıldık. Cami kadın, erkek cemaatle dolup taşmıştı. Kadınların camiye rağbeti oldukça yüksek. Kurban kesimi yaptığımız köylerden birinin adı Ada’a. Bu köy Türkiye’de okuyan bir kardeşimiz olan Ararso’nun köyü imiş, sonradan öğreniyoruz.

Arazide 1,5–2 m yüksekliğinde topraktan anıtlar görüyorum. Oromoca’da adı Kuyisu olan toprak anıtlarını bir böcek türü yapıyor. Binlerce böcek toprağı çamur yapıp bu dikitleri oluşturuyor. Çok sert olan evlerini elle yıkmaya imkan yok. Traktör tipi araçlarla veya öküzlerle yıkıyorlarmış bunları.

İnsanlar buralarda kulübelerde yaşıyorlar. Çamurla sıvanmış tahtadan duvarlar ve üzeri bölgede yetişen bir otla kapatılmış tahtadan yapılmış sivri bir çatıdan oluşan tek odalı evler bunlar. Evlerin içinde pek eşya göremedik. İnsanlar gerçekten fakirler, açlıktan ölmeseler de.

Bayram namazını kılacağımız meydana geldiğimizde çocuklar bize “Arap, Arap” diye bağırıyorlardı. Akşam dönüşte yine buraya uğradık. Bu defa “Türk, Türk” diye sesleniyorlardı. Gittiğimiz köylerin kimisinde bana, ilk başta çok soğuk davrandılar. Beni misyoner sanmışlar. Müslüman olduğumu öğrenince ortamda çok samimi bir hava esmeye başladı.

Nazret’ten kurban kesimi yaptığımız köylere iki ila üç saatlik yolculuk sonucu ulaştık. Bir bölgede Çinlilerin yol yapmak için kurduğu bir fabrikaya rastladık. Dünya bankasının parasını verdiği yol yapım ihalesini Çinli bir şirket kazanmış ve başlamış işe.

Nazret’e dönüyor ve Türkiye’de okuyan Celal Hasan kardeşimizin ailesini evinde ziyaret ediyoruz. Mutluluktan ne yapacağını şaşıran annesi, kardeşleri ve yeğenleri bize “İyi ki ziyaret ettik” dedirttiler. Babası vefat etmiş olan kardeşimizin ailesine erkek kardeşleri bakıyor. Yanımıza selamlarını ve dualarını alarak, kalbimiz sevinç içinde ayrılıyoruz.

Addis Ababa’ya gecenin geç vaktinde, şehrin etrafını kuşatan çevre yolundan giriyoruz. Kamyonlar kasalarının arkasına bir o kadar büyüklükte römorklar takmışlar.

İkinci gün Alem Tena kasabasına gitmek üzere ayrıldık. Bu kasabada kurban kesip, İHH’nın yaptırdığı Fatih Camii’nin olduğu Burka Dalacha’ya gittik. Ardından yine İHH’nın yaptırdığı ve inşaatı bitmemiş olan Faik Güngör Camii’nin olduğu Habura Mesjid köyüne gidip kurban kesimine devam ettik. Tüm kasaplar yüksek sesle “Bismillah Allahu ekber” diyerek işe giriştiler.

Burka Dalacha köyünde Fatih Camimizin içinde bölgede yaşayan Oromolar’ın geleneksel yemeği olan Gamfodan yeme fırsatımız oldu. Topraktan yapılmış ve dışı son derece süslü bir kap içerisinde altta sıvı yağ (tereyağ gibi bir yağ) üstte su ve başka katkı maddeleriyle yarı pişirilmiş bir hamur yer alıyor. Ortasını işaret parmağıyla deliyorlar ve yağ görünüyor. Sonra elle hamurdan parça koparıp yağa banıyorsunuz ve yiyorsunuz. Yanında inekten sağılıp yine topraktan yapılmış testi benzeri kaba konularak bir gün bekletilmiş süt var. Doyasıya yediğim söylenemez ama arkadaşlar büyük bir iştahla götürdüler, bana da seyretmek kaldı.

Yardım kurumları

Ülkede CRDA Cristian Relief Development Association adında bir yardım kuruluşu var. Devletin tanıdığı tek kurum. Ülkede bu kuruma bağlı olmayan ve doğal olarak devletin tanımadığı 1000’e yakın kurumun varlığından bahsedilmekte. Ülkede çalışma yapan her STK buraya bağlı olmak zorunda. CRDA’nın 170’si yerel ve 83’ü uluslararası olmak üzere toplan 253 üye STK’sı var. Bu rakamın sadece dokuz tanesi Müslüman kuruluşlardır. Geriye kalan 244 tanesi Hıristiyan kuruluşlardır. Müslüman kuruluşlar: Afar Mothers and Child Care Organization (yerel), Afar Pastoralist Development Association (yerel), Alnejah Charity Organisation (yerel), Center for Development Initiatives (CDI) (yerel), Charity Development Association (CDA) (yerel), Ethiopian Muslims Relief and Development Association (EMRDA) (yerel), Islamic Relief (uluslararası), Pastoralist Concern Association Ethiopia (PCAE) (yerel), Yeteem Children’s and Destitute Mothers Fund (Lokal).

Medrese

Bayramın üçüncü günü kurban kesimine devam ediyoruz. Yolumuz Gunde kasabasına ve bir medreseye uğruyor. zu mikrofon temini için yardımda bulunduğumuz medrese. Medresenin geçmişi şöyle: Komünist yönetim zamanında inşa edilen mekan çeşitli kurslar için yapılmış. Komünizm sonrası Sudan merkezli bir İslami eğitim çalışması yapılmış. Cami yapılmış, bir Kuran kursu inşa edilip hizmet verilmiş, dikiş-nakış kursları da faaliyet yapmış. Ancak Hıristiyan yönetim Sudanlıları uzaklaştırınca binalar sekiz yıl boş kalmış. Daha sonra bir gurup Mısır-Sudan-Suud eğitimi almış gençler bir araya gelip mekana talip olmuşlar. Binayı restore ettikten sonra beş hoca ve 40 öğrenci bulup eğitime başlamışlar. Eğitim iki yıldır sürüyor. zu ana dek iki defa mezun veren okul, 2007 yılı sonunda üçüncü mezunlarını verecek. Okul yatılı ve ücretsiz, hatta öğrencilere bir miktar da burs veriyor. Dersler Kuranı Kerim, Arapça, Hitabet, Fıkıh, Hadis gibi İslami ilimler. Mezun olanlar ya kendi bölgelerine ya da talep gelen bir bölgeye gidiyor.

Tüm Etiyopya’da buna benzer başka bir kurumun olmadığını söylediler. Halk zafii mezhebinden ve okulda zafii fıkhı veriliyor. Medresenin gelirini sağlayanlar kurucular, halkın ve nadir de olsa bizim gibi dışarıdan kurumlar.

Sıra Dre Dawa’da 

Kurban görevi bitince ver elini Dre Dawa dedik ve başkentten Foker 50 adlı bir pervaneli uçakla 55 dakikalık bir yolculuktan sonra oraya ulaştık.

Dre Dawa, Addis Ababa’ya 500 km ve Cibuti’ye 300 km uzaklıkta olan, 450 bin civarı nüfusa sahip bir şehir. Ülkenin doğusunda, Harar bölgesinde yer alıyor. Somali’ye yakın sayılır. Tarihi Harar’a 48 km uzaklıkta olan şehirde genelde tek katlı binalar var. Addis Ababa’dan ve Nazret’ten daha fakir bir bölge. Yollarda evsiz ve dilencilerin sayısı oldukça fazla. Evler yüksek duvarlı ve içlerinde küçücük bahçeleri var.

Müslüman aileler bir sistem oluşturmuş. Gündüz dışarıda çalışan, köylerden gelmiş Müslüman işçiler, gece bir evde bekçi olarak kalıyorlar. Kalacak yerleri ve akşam yemekleri ücretsiz oluyor ve küçük bir ücret de buradan alıyorlar.

zehrin %90’ı Müslüman. “Koca şehri” diyor arkadaşımız İbrahim “5-6 kişi yönetiyor. Ticaret, sanayi, yönetim ne varsa bunların elinde. 200 kadar okumuş ve kendi kendine yeten orta tabaka insan var. Ancak bu kişilerin bir etkisi yok, her şey yine bu beş altı kişinin kontrolünde.”

zehrin etrafı yeşil, çok sıcak bir havası var. Bölge hayvanlarının eti de çok leziz. Bunun bölgenin otundan kaynaklandığını söylüyorlar. Bu yüzden bölge eti yurt dışına satılıyormuş.

zehrin yolları normal. Mobiletten bozma, kapısı olmayan, önü, üstü ve arkası kapalı, mavi renkli mini mini taksiler var. Buranın insanları ise fotoğraf çektirmeyi sevmiyorlar.

Çok kabilenin bulunduğu ve dolayısıyla çok dilliliğin yaygın olduğu Dre Dawa’da “Gızz” adı verilen bir dil daha var ki aslında halk bu dili konuşamıyor ama kiliselerde hala bu dille ayinler yapılıyor. İbrahim’in dediğine göre bu dil dünyanın en eski dillerindenmiş.

Buralarda ezan geceleri iki defa okunuyor, uygulama böyle imiş. İlki 04.00 gibi ve ikincisi 06.30 gibi. İkincisinde sabah namazı kılınıyor. Etiyopya saati, Türkiye ile aynı.

Harar

İşte beklediğim gün geldi çattı. İsmini bir ağaçtan alan tarihi Harar’a gidiyoruz. Dre Dawa ile Harar arası 48 km. Yolumuz dağlık ve bol virajlı. Yol kenarlarında develere, eşeklere ve keçilere rastladık.

Yol üzerinde önce Addele’ye varıyoruz. Aynı isimli bir de göl var burada. Eskiden yola kadar çıkıp araçlar açısından tehlike arz eden göl, şimdi yoldan 700-800 metre ilerde küçücük bir gölcük olarak görülüyor. Maalesef bu, kuraklık belirtisi.

Sonunda geldiğimiz Harar, bir zamanlar Müslümanların dördüncü kutsal şehri olarak kabul ediliyormuş. Çok uzun yıllar, Mekke dışında kafirlerin giremediği tek şehir. Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra dördüncü kutsal şehir olarak kabul edilmiş uzun bir dönem. Beş kapısını ve şehrin etrafını çevreleyen surlarını, tek Türk emir olan 42. Emir Nur yaptırmış. zehirde 996 yılından 1886 yılına kadar İslam Emirliği hakim olmuş. 72. emir Abdullah’ın, 1885’te Hıristiyanlarca şehit edilmesinin ardından şehir 1886’da düşmüş. zehre ilk Hıristiyan bu zamanda girmiş, çünkü bu zamana kadar kapıdaki nöbetçiler, Müslümanlar dışında kimseyi içeri sokmazmış.  Sabah açılan kapılar akşam 18.00 gibi kapanır ve bu saatten sonra gelenler ancak yetkililerce izin verilirse alınırmış.  Sur 5-6 metre yükseklikte olup, üstünde nöbetçiler yer alırmış. Hala ayakta olan surların birkaç yerinde küçük sırtlan delikleri varmış. Biz birini gördük, büyütülmüş ve şu an kapı olarak kullanılıyor. Gece bu deliklerden içeri giren sırtlanlar şehrin sokaklarındaki çöpleri bir güzel süpürürmüş.

zehir Hıristiyanların eline Minilig Krallığı zamanında Ras Makonnen adındaki komutanın saldırısıyla geçiyor. Hemen şehrin girişinde, Ras Makonnen’in at üzerinde heykeli yer alıyor.

Asıl şehir olan sur içi %90 oranında korunmuş durumda. zehre bir iki ana yol açılmış, onun dışında üç dört kişinin ancak yürüyebileceği eski sokaklar duruyor. İki üç metre genişliğinde yollar ve yüksek avlu duvarlarıyla Harar’da tarihi yaşıyoruz. Her evin yüksek duvarlı ve küçük bahçeli bir avlusu var. Hayran kalıyorum. Diktatör Haile Selase (1930-1974), şehirde çimento kullanmayı yasaklamış.

Osmanlı’dan geriye kalanlar

İslam Emirliği 969-1886 arası 72 emir tarafından yönetilmiş. 42. emir Nur (1551-1567) Türk kökenli tek emir. 38. emir İmam Ahmed Gragn zamanında (1527-1543) Hıristiyanlara cihad ilan edilmiş. Çünkü bu dönemde kuzeyden Hıristiyanların baskısı söz konusu.

Harar, Cibuti ile Somali’ye ve dolayısıyla Aden Körfezi ve Araplara yakın bir yerde kurulmuş. İmam Ahmed Gragn zamanında bölgeye ciddi baskı yapan Hıristiyanlara karşı, Osmanlı Devleti’nin de yardıma koştuğu iftiharla dillendirilmektedir. Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin Harar faaliyetlerini içeren iki arşiv belgesi varmış. Bunun büyükelçiliğin bilgisi dahilinde olduğunu söylediler.

İlk emir Habubu ve son emir Abdullah. 9. emir Edal (Abdul) zamanına (1067-1086) kadar emirliğin toprakları geniş bir bölgeye yayılmışken; 42. emir Nur’a kadar bir daralma yaşanmış. Emir Nur (1551-1567) şehri çevreleyen surları yaptırmış. 50 hektarlık alana sahip şehir surunun uzunluğu 3.5 km ve surlar 453 yaşında. Beş kapıdan günümüze üç kapı kalabilmiş. Birisinin adı Babunnasır. zehirde emirlik döneminden kalma 82 cami var ve bunların çoğunun da minaresi yok. zu an sur dışında 17 cami var. Yani şehirde 99 cami bulunmaktadır. Hıristiyanlar şehri ele geçirdiğinde en merkezi ve büyük camiyi kiliseye çevirmişler. zehir girişinde ihtişamla yükselen kiliseyi müşahede ediyorsunuz.

71. emirlik dönemi olan 1875-1884 yılları arasında Harar’ı, Mısırlılar ve Türkler yönetmişler.

Tarihi yaşadığım Harar’da gittiğim her yerde çocuklar bana “Franco” diye sesleniyorlardı. Franco yani Yabancı. Bölgeye Portekizler ve İtalyanlar daha önce gelmiş olsa da halkla yakınlaşan ilk yabancılar Fransızlar olmuşlar. Onlarla beraber demir yolları inşa etmişler. Bu yüzden de beyaz olana Franco diyorlar.

“Elveda Harar” deyip Dre Dawa’ya dönüyor ve ertesi sabah yine 50 kişilik pervaneli bir Foker’la zevkli ve heyecanlı bir şekilde Addis Ababa’ya uçuyoruz.

Dönüş yolunda

Etiyopya’daki on günlük vazifemiz ve seyahatimiz sona eriyor. Havaalanına gidiyoruz. Macera bitiyor.

Havaalanında aşırı bir Falaşa kalabalığı ile yani Yahudi Etiyopyalılar’la karşılaşıyoruz, meğer bugün Telaviv’e uçak varmış.

En son misafirperver kardeşimiz İbrahim’le de ayrılıyoruz.

Mescide gidiyorum; aşağı yukarı 1.90 m ve en az 120 kiloluk, beyaz cilbab giymiş, uzun sakallı, babayiğit bir adem ejderhası Amerikalı siyahi Müslüman kardeşimin ardında, akşam namazını kılıyorum.

Ve dönüşte de ilk durağımız olan Dubai’ye giden uçağın içindeyim. Hosteslerin bize çok kibar davrandığı dönüş yolculuğum boyunca, tecrübe ettiğim bu kurban seyahatinin aklımdan hiç çıkmayacağını düşünüyorum. Tekrar görüşmek üzere Etiyopya, tarihinle, insanlarınla seni özleyeceğim…



Top
AnasayfaİHH HakkındaYayınlarımızGönüllüFoto GaleriİletişimArama