28.05.07

Ümit Sönmez

Adil Kral Necaşi’nin torunlarından selam var...

Su kuyularının açılış törenleri nedeniyle, evvelden beri dikkatimi ve ilgimi çeken bir ülke olan Etiyopya’ya gideceğimizi öğrendiğim andan itibaren bu ilgi ve dikkat özleme dönüşüyor. Sanki yıllardır hasret olduğum bir tanıdığı, akrabayı ziyarete gidecek gibi hissediyorum. Bu duygularla gece yarısına yakın bir saatte İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan THY uçağı ile ayrılıyoruz. Sabahın ilk saatlerinde Sudan’ın başkenti Hartum’a uğrayan uçağımız yaklaşık bir saatlik bekleyişten sonra Addis Ababa’ya doğru, kalan 54 yolcusu ile birlikte hareket ediyor.

Hartum ile Addis Ababa, yani bizim dilimizdeki anlamı ile “Yeni Gül” arası yaklaşık 1,5 saat. Bu kısa süreli yolculuktan sonra uçağımız inişe geçtiğinde heyecanla pencereye yanaşıyorum. İlk duygularım şaşkınlık ve hayret oluyor. Addis Ababa kocaman, modern ve yemyeşil bir şehir olarak ufka doğru göz alabildiğine önümüze seriliyor.

Birkaç dakika sonra havaalanının koridorlarında yürüyoruz. Daha önce ziyaret ettiğim birçok ülkenin havaalanından daha iyi bir seviyede bu havaalanı. Modern görünümlü, yeni temiz, ferah bir mimaride. Pasaport kontrolü oldukça kısa sürüyor. Yalnız bagajlarımızı alıp çıkmamız o kadar çabuk ve kolay olmuyor. Gümrük kontrol görevlisi, yetim çocuklara hediye etmek için Fatma Abla’nın getirmiş olduğu tişört, toka, saat gibi malzemelerle bir dükkan açabileceğimizi iddia ediyor ve bizi bir türlü bırakmıyor. Aslını isterseniz Fatma Abla’nın cömertliği sayesinde, götürdüğümüz malzemelerle bir dükkan açmak gerçekten mümkün. Binlerce toka, yüzlerce tişört, yüzlerce oyuncak, onlarca saat ve daha bir sürü hediye. Gümrük memurunu tüm bunların hediye olduğuna ikna etmek gerçekten güç oluyor ama hamdolsun sonunda hediyelerle birlikte gümrükten geçerek Addis Ababa’ya ayak basabiliyoruz.

Uçaktan inmeden önce başlayan şaşkınlığım yerde de devam ediyor. Geniş caddeleri, genelde tek veya iki-üç katlı güzel evleri, yeni yapılmış çok katlı modern binaları, yemyeşil ağaçları, parkları, bahçeleri ile çok güzel bir şehirdeyiz. a“Acaba,” diyorum, “yanlış bir yere mi geldik? Yoka bizim Etiyopya ile ilgili bilgilerimiz mi yanlış? Hadi biz yanılıyoruz, Etiyopya’yı dünyanın en fakir 2-3 ülkesinden biri sayan Birleşmiş Milletler de mi yanılıyor?” Neyse, deyip eşyalarımızı kalacağımız otele bırakarak hemen çalışmaya başlıyoruz. İlk işimiz, ekibimizin hanım üyeleri ile Addis Ababa’daki bayan STK temsilcilerini buluşturmak. Onlar kendi aralarında bir toplantı yaparken biz de hazırlıklarımızı tamamlıyoruz ve sonra birlikte Necaşi’ye gitmek üzere havaalanının yolunu tutuyoruz.

Yerel havayolu şirketinin uçağıyla Necaşi’ye en yakın olan Makele kentine uçuyoruz. Kısa bir uçuştan sonra Makele’deyiz. Akşam olmadan Necaşi’nin köyüne ulaşamayacağımız için akşamı orada geçirmeye karar verip bir otele geçiyoruz. O günün kalan vaktini, Makele’de faaliyet gösteren Müslüman Hanımlar Birliği’nin üyeleri ile toplantı yaparak değerlendiriyoruz. Bize anlatacak o kadar çok şeyleri var ki. Kıt imkanlar ile, üstelik devletin olanca baskısı üzerlerindeyken ellerinden geleni yapmaya çalışmışlar. Anlattıklarına göre aslında Etiyopya kendi kendine yetebilecek kaynaklara sahipmiş. “Yeter ki eğitim düzeyi arttırılsın ve insanlar yıllardır alıştıkları tembellikten uyandırılsın.” diyorlar.

Uzun bir toplantıdan sonra geceyi otelde geçiriyor ve sabah erkenden Necaşi’nin köyüne gitmek üzere yola çıkıyoruz. Etiyopya’nın en kuzeyinde bulunan bu köy, oldukça çorak. Sanki sürekli bir toz bulutu dolaşıyor ortalıkta. Köye ulaşınca hiç vakit kaybetmeden hemen Necaşi’nin kabrine koşuyoruz. O ki, Peygamber Efendimiz gıyabında cenaze namazı kılmış. O ki, güvenilir, adil kral diye sahabe kendisine gönderilmiş.

Küçücük, mütevazı bir kabri var Necaşi’nin. Yanı başında 11 tane daha sahabi ile birlikte uzanmışlar ahiret yolunun başına. İki tane sahabe kabri de hemen bahçede. Buraya gelen sahabiler kim bilir kendilerini ne kadar iyi, ne kadar rahat hissettiler ki bırakıp gitmediler buraları. Orada kaldığımız süre içerisinde bambaşka psikolojik hallere giriyoruz. Sanki onların, o kutlu insanların soluduğu havayı soluyor, sanki onların torunlarının başını okşuyoruz. Kim bilir belki de gerçekten bir sahabinin torunu şu kömür karası yüzlü, beyaz güller gibi gözlü yumurcak. İstanbul’dan getirilen gülü kabrine bırakıyoruz Necaşi’nin. Son bir Fatiha daha okuyor ve ayrılıyoruz oradan. a

Köydekilerle hasbihal ediyor, dertlerini soruyoruz. “Ne yapabiliriz sizin için?” diyoruz. Görünen o ki en büyük problem sağlık ve eğitim. Burada bir sağlık taraması yaptırmaya karar verip, notlarımıza alıyoruz bu çalışmayı. Sahabeye kucak açanlara kucak açmayacağız da ne yapacağız?

Ziyaretimizi ve oradaki muhtemel sahabe torunları ile sohbetimizi bitirdikten hemen sonra Makele’ye doğru yola çıkıyoruz. Makele’de üniversite öğrencileri için yapılması planlanan yurt binası arsasını ziyaret ediyoruz. Gençler heyecanla bizlere projelerini anlatıyor. Fatma Kutluoğlu Abla, çocukların hayallerini gerçekleştirecek sözleri söyleyiveriyor: “Çocuklar, projenizi hazırlayıp gönderin; inşallah biz sizin bu işinizi halledeceğiz.” Çocukların yüzündeki sevinci görmenizi isterdim o an…

Sonra neredeyse koşarak havaalanına yetişiyoruz. Ama uçağın iki saat kadar rötar yapacağını öğreniyoruz. Bu nedenle Addis Ababa’ya ancak akşama doğru ulaşabiliyoruz. Havaalanından direk Addis Ababa’daki STK’lar ile yapacağımız toplantıya geçiyoruz. Toplantı yeri, bir Arap lokantası. Bizim için oldukça zengin bir menü hazırlamışlar sağ olsunlar. Ama birçoğunuz hak vereceksinizdir ki soğan, sarımsak, tarçın ve karanfil ile tatlandırılmış bir çorbayı içmek hakikaten kolay değil. Çorba denemesinden sonra geçtiğimiz pilav denemesi de karanfil ve diğer baharatlar nedeniyle başarısız olunca salata ve kuzu ile iktifa etmek gerekliliğini anlıyoruz. Son bir cesaretle denediğimiz “samursa” isimli börek ise bize gecikmiş bir ziyafetin ipuçlarını veriyor. Cesaretimiz işe yarıyor ve karnımızı samursa ile doyurabiliyoruz.

Yemekten sonra getirilen muhteşem çayın eşliğinde 15 farklı STK’dan gelen temsilcilerle tanışıyor ve projeleri hakkında bilgi alıyoruz. Sonra kendimizi onlara anlatıyoruz. İstisnasız hepsi, Müslüman Türkler ile bir arada olmaktan mutluluk duyduğunu ifade ediyor. Ve hepsi de soruyor: “Hadi, ne zaman tekrar liderimiz olacaksınız?”

Ertesi sabah, açılışı yapılacak olan su kuyuları için yollara düşüyoruz. Mojo, Shashamane yolu üzerinden önce Kofale’ye geçiyoruz. Kofale’de bizi bekleyen yetimleri ve annelerini ziyaret ediyoruz. Konuşup dertleşiyor, hediyeleşiyoruz. Bizim hediyelerimiz tişört, oyuncak, kızlar için küçük takılarken; tam 250 yetimin bize hediyeleri ise gülücükleri, sarılmaları, dua ve selamları. Oradan ayrılmak istemesek de açılışı yapılacak kuyulara yetişememek kaygısıyla yine yola koyuluyoruz. Belli bir noktadan sonra yol olmadığı için aracımızı değiştirip araziye uygun bir araca geçiyoruz.

Açılacak her kuyuya ulaştığımızda, kuyunun önünde bidonlarını sıraya koyup heyecanla bizi bekleyen yerli halkla karşılaşıyoruz. Açılışını yaptığımız ilk kuyu, Mecra Su Kuyusu oluyor. Daha proje aşamasında iken ismi belirlenen kuyunun açılışı için Habeşistan’a gelen gönüllülerimizin sevinçlerinizi görmenizi isterdim.

O gün açılışını gerçekleştirmeyi planladığımız kuyu sayısına henüz ulaşmamışken başlayan yağmurla planlarımız değişiyor. Gerçekten öylesine kuvvetli bir yağmur yağıyor ki endişelenmemek elde değil. Yerel partnerimiz olan CDA yetkilileri, yaşanabilecek olası bir sel durumunda geri dönememe durumumuzun olduğunu söylüyor. Ekibin kalabalık olması nedeniyle böyle bir riski göze alamıyor ve Shashamane’ye geri dönüyoruz.

O akşam kaldığımız otel, o güne kadar kaldığım otellerin belki de en kötüsü. Ama sabah bahçeye çıktığımızda gördüğümüz manzara, neden oraya getirildiğimizin belgesi oluyor sanki. Habeşistan’da bu bölgeye Wendo Gennet, yani Cennet diyorlarmış. Gerçekten de tropik iklimin her tür nimetini gözler önüne seren çok güzel bir tropik ormanın içindeyiz.

Sabah namazının hemen ardından yaptığımız kahvaltıdan sonra tekrar yola çıkıyoruz. Bu kez hedefimiz Gedab, Kore ve Jenat köyleri. Yol üzerinde açılışını yaptığımız kuyulardan birinin hemen yakınındaki bir eve misafir oluyoruz. aEv dediğimize bakmayın; bizim buradakilerle karşılaştırınca bin şahit dahi yetmez ev demeye maalesef. Etrafı yuvarlak bir şekilde kamışlar ve kalaslarla çevrilip çamurla ve tezekle sıvanmış 5 metre çapında bir dairenin üzeri kamış çubukları ile kapatılmış ve onların arası da çamur ile sıvanmış. Bir kapısı olan evin pencere niyetine duvarda açılan bir de deliği bulunuyor. Evin içine girince kesif bir koku ile karşılaşıyorsunuz. Bir köşede mutfak niyetine kullanılan bir bölüm; diğer köşede ise yere atılan bir yatak, yatak odası olarak kullanılmakta. Evin keçi, kedi, tavuk gibi hayvanları da orada ikamet etmekte. Onlarla birlikte beş çocuk -ki altıncısı da yolda gördüğümüz kadarıyla- ve anne baba birlikte kalıyorlar. Buruk bir sızı ile ayrılıyoruz oradan da, evlerimizde kullandığımız onca fazla eşyanın ağırlığı ile…

Namaz vakti gelince açılan kuyuların suyu ile abdest alıyor, rengi farklı ama inancı bizimkiyle aynı olan kardeşlerimizle birlikte duruyoruz namaza, çimenlerin üstünde. Bize diyorlar ki: “Sizin bir hormonunuz eksik, onun için renginiz açık kalmış. Ama merak etmeyin, burada güneşten yanacaksınız. Deriniz kavrayıp dökülecek, altından aynı bizimki gibi siyah renk deri çıkacak.”

Namazdan sonra tekrar yola çıkıp kuyu açılışlarına devam ediyoruz.a En son Genç Öncüler Kuyusu’nun açılışını yapıyoruz. Diğer kuyuların aksine bu kuyu yola daha yakın ve aynı zamanda tarlaların arasında sulama amacı ile de kullanılabilecek bir konumda. Genç Öncüler orada da öncü olmuşlar yani.

Bir sonraki gün Adamo’ya doğru giderken akşam namazı saatlerinde yol üzerindeki yetimhane ve medreseye uğruyoruz. Yetimhanede, İHH’nın haziran ayında gerçekleştireceği Çocuk Buluşması için Türkiye’ye gelecek olan iki yetimle tanışıyoruz. Kısa bir süre birlikte vakit geçirdikten sonra Adamo’ya geçip otele yerleşiyoruz. Yemek öncesinde Adamo’daki yetimhaneye ziyarete gidiyoruz. 100’ün üzerinde yetimin kaldığı yetimhane tam bir kompleks olarak organize edilmiş. Çocukların yatakhanesi, yemekhanesi, mescidi yerel koşullara göre oldukça iyi. Kompleksin avlusu, çocukların oyun oynayabilmeleri için çok uygun. İçeri girdiğimizde çocukları bizi beklerken buluyoruz. Biz kapıdan girer girmez bizim için hazırladıkları programa başlıyorlar. Kur’an-ı Kerim okunuyor, ilahiler söyleniyor, sonunda dualar ediliyor. Öyle bir ortam oluşuyor ki, İHH adına konuşma yapacak olanlar ağlamaktan konuşamaz hale geliyorlar. Her biri sözü bir diğerine bırakıyor. Sonunda grup adına biz bir konuşma yapıyoruz. Hafızlık okuyan başarılı öğrencilere kol saati, öğrencilerin tamamına tişört, giysi ve küçük yaştakilere ise oyuncaklar hediye ediyoruza. Kısa süreli planladığımız ziyaret yine saatleri buluyor ve otelimize geç saatlerde dönebiliyoruz.

Toplam 15 kuyunun açılışını yaptığımız ziyaretimizin ilk bölümünden sonra ekibimizi ikiye bölerek bir kısmımız Abomsa’ya, diğer kısmımız ise Addis Ababa’ya doğru yola çıkıyoruz. Abomsa yolu Etiyopya-Cibuti yolu üzerinden ayrılan bir yol. Ana yoldan ayrıldıktan sonra ortada yol filan kalmıyor ve tam bir “off road yolculuk” başlıyor. Öyle ki yol kenarında vahşi maymun ve goril sürüleri görüyoruz. Biz onlardan korkarken onlar da bizden korkuyor. Modernizmin zararlarını görmüş olmalılar ki insanların birçoğundan kaçmak gerektiğini düşünüyorlar.

Abomsa’ya ulaştığımızda öncelikle belediye başkanını ziyaret ediyoruz. Obbo Aman Sa’id Muhammad ismindeki belediye başkanı bizi oldukça iyi karşılıyor. Ona Etiyopya’da yaptığımız çalışmalardan bahsediyoruz. Bizi misafir etmek istiyor ama bizi bekleyenler olduğu için işlerimizin yoğunluğundan bahsederek kalkıyoruz.

Gittiğimiz köyde değişik aileleri ziyaret ettikten sonra o köyün Müslüman olmasını sağlayan hoca efendi ile tanışıyoruz. Eğitimini, bundan 30 yıl önce Mısır’a giderek almış. Dönüşünde Abomsa’daki camiyi yapmış ve çalışmaya başlamışlar. Şimdi köyün büyük çoğunluğu Müslüman olmuş. Onunla birlikte gıda dağıtımını gerçekleştireceğimiz merkeze gidiyoruz. İnsanlar çoktan gelmiş ve sıraya girmişler bile. Yaklaşık 600 aile için gıda dağıtımını gerçekleştiriyoruz. Dağıtım sırasında çocuklara küçük hediyeler, şekerlemeler vererek gönüllerini almaya çalışıyoruz.

Daha sonra Gendo isimli, beş yetim annesi bir hanım ile, evinden her gün su almak için çıktığı yola biz de katılıyoruz. Amacımız, bu insanların tam olarak neler yaşadıklarını görebilmek. Her gün birkaç saat kat edilen, yaklaşık 10 km.lik bu yolu birlikte yürüyor ve bu arada konuşup sohbet ediyoruza. Gendo, 50 yaşlarındaymış ve çocukluğundan beri bu yolu yürüyormuş. Ve kurtulmak gibi bir umudu da kalmamış doğrusu. Bizimle birlikte gelen 11 yaşındaki kızı Havva ise gülen gözleri ve yüzü ile sanki bize, “Bari hiç olmazsa benim için bir çözüm bulun.” der gibiydi. İnşallah o bölgeye açılacak bir kuyu ile hem onlar hem de onlar gibi olan yüzlerce aile her gün kilometrelerce yol yürümekten kurtulmuş olacaklar.

Aynı günün akşamı Addis Ababa’ya geçerek, geç saatte ekibimizin Türkiye’ye dönecek kısmını havaalanından yolcu ediyoruz. Cuma gününü Addis Ababa’da geçirerek oradaki partnerimiz olan CDA ile gerekli çalışmaları gerçekleştiriyoruz.

Cuma namazı için mescide gidiyoruz. Orada açık renkli olan tek cemaat biz olduğumuz için doğal olarak dikkat çekiyoruz. Namaz öncesi ve sonrasında yanımıza gelen birçok kişi ile tanışıyoruz. Türkiye’den geldiğimizi söyleyince bize yaklaşımları daha farklılaşıyor ve sıcaklaşıyor. Yeri gelmişken -borcu üstümüzde kalmasın- tamamı siz Türkiyeli Müslüman kardeşlerine selam söylüyorlar.

Ertesi gün bir başka hedef bölgemiz olan Harar’a doğru yola çıkıyoruz. Yol uzun olmamasına rağmen yol koşullarının zorluğu nedeniyle sekiz saatlik yolculuk sonunda hedefimize ancak ulaşabiliyoruz. Eşyalarımızı otele yerleştirdikten sonra, ziyaret için al-Habesh Academy isimli kuruluşa geçiyoruz. Harar, Habeşistan’da bizim açımızdan özel öneme sahip bir şehir. Bu önem, şehrin geçmişinde yer alan Osmanlı izinden kaynaklanıyor. Geçmiş dönemde Hıristiyan saldırıları sonunda Habeşistan’da tek Müslüman şehir olarak burası kalmış. Zorda kalınca da Osmanlı’ya mektup yazmışlar ve “Gelin bizi kurtarın.” demişler. Onlar da bu çağrıyı cevapsız bırakmayarak İstanbul’dan kalkıp buralara kadar gelmişler. Şehrin etrafını bir sur ile çevirmişler, küçük küçük mescitler yapmışlar, kendi mimarimizi buralara taşıyıp Osmanlı köşkleri yapmışlar. Hasılı, kimliğimizi buralara kazımışlar. Sonra da bir kısmı buralarda kalıp buraların yerlisi olmuşlar. Bunu duyunca en büyük camiye gidip soruyoruz; “Kim var kim yok bizlerden buralarda, kalmış mı bir izimiz?” diyoruz. Hepsi seferber oluyor, “Olmaz mı?” diyorlar, “Yarın buluştururuz biz sizi.”

O akşam al-Habesh Academy’nin misafiri oluyoruz. Hep birlikte yemek yiyor, yetimhaneyi ve okulları dolaşıyoruz. Ertesi gün sabahtan yetimleri ziyaret ediyoruz ilk olarak. Diyoruz ki: “Var mı bir hayaliniz çocuklar? Söyleyin bakalım.” Çocukların yürekleri kocaman ama hayalleri küçük küçük. Çarşıya gidip hediyelerini alıyoruz, sonra da getirip hayallerini önlerine diziyoruz. Ortalığı önce bir sevinç kaplıyor. Sonra ise Hayat isimli yetim bir kızın sevinç hıçkırıkları… Bizi de ağlatıyor Hayat…

Oradan çıkıp, buluşmak üzere sözleştiğimiz Osmanlının torunları ile olan randevumuza koşuyoruz. Bir de ne görelim; bir Osmanlı hanımefendisi bizi bekliyoruz. 60 yaşlarındaki Ayşe Teyze ile buluşuyoruz. Babasının dedesi İstanbul’dan buraya, Habeşistan’a gelmiş, sonra da buraya yerleşmiş. Ayşe Teyze buldu ya bizi, durmadan anlatıyor. Sülalesini, yaşadıklarını, büyüklerinin anılarını… Uzun uzun sohbet ediyoruz. Anlattıkları bitince iki damla yaş sızıyor gözlerinden; diyor ki: “Ben şimdi anladım Müslüman olduğumu, Türk olduğumu. Siz ta oralardan kalkıp gelip beni buldunuz ya. Gelip elimi öptünüz ya...” Bir kez daha gözyaşlarımıza hakim olamıyor ve biz de katılıyoruz ona. Zor ayrılıyoruz yanından.

Ardından iki yetimhaneyi daha ziyaret ediyoruz. Daha sonra bizi bir sokağa götürüyorlar. İsmi enteresan: “Barıştırma Sokağı”. Daracık bir sokak. Rivayete göre; eskiden, küs olan iki insanı arkadaşları birbirinden habersiz bu sokağın iki başına getirip bırakırlarmış. Sokaktan karşılıklı gelenlerin, sokağın darlığından dolayı birbirine sürtünmeden geçmesi mümkün olmadığı için, birbirine küs olanlar buradan geçerken ister istemez barışırlarmış. O yüzden adı Barıştırma Sokağı olarak kalmış sokağın. a

Sonra yola koyuluyoruz yeniden. Uzun bir yolculuktan sonra Addis Ababa’ya varıyoruz. Ertesi gün, CDA ile yeni projeler üzerine konuşup planlamalar yapıyoruz. Bizimle irtibata geçen farklı STK’lar ile de tanışıyor, toplantılar yapıyoruz. CDA yöneticileri ve çalışanları ile son bir akşam yemeği yedikten sonra yola çıkıyoruz ülkemize doğru; yeniden buralara gelebilmek ümidiyle…



Top
AnasayfaİHH HakkındaYayınlarımızGönüllüFoto GaleriİletişimArama