28.12.05

ahmedemin

Pakistan’da bir ay

Günler geçiyordu ve fakat yardımların ağır aksak insanlara ulaşıyor olması gerçeği çevre bölgelerdeki durumu iyice kritikleştiriyordu. Her gittiğimiz bölgede neredeyse ilk gelen ekibin bizim olduğumuzu öğrenmek endişelerimizi daha da arttırıyordu.

Sedat Beyhan

 

8 Ekim 2005 tarihinde 7,6 şiddetinde meydana gelen ve bir dakika boyunca devam eden merkez üssü Azad Keşmir’in başkenti Muzafferabat olan deprem nedeniyle İHH Acil Yardım çalışmaları kapsamında bu bölgedeki çalışmalara katıldım. Bölgedeki ikinci İHH ekibi olarak 13 Ekim – 13 Kasım tarihleri arasında bir aylık bir dönemde bölgedeki koordinasyonu sağlamaya çalıştım.

Depremin merkezi Muzafferabad idi, dolayısıyla bu bölge ve çevresi yıkımdan en fazla etkilenen yerlerdi. Yapılacak iş oldukça yüksek olan ve depremin şiddeti nedeniyle yolları kapanmış olan ve aynı zamanda Pakistan devletinin depremin büyüklüğü ve zararın fazlalığı nedeniyle el uzatamadığı bu bölgelere olabildiğince hızlı bir şekilde ulaşmak ve bu insanların acılarını da yine aynı hızla dindirmeye çalışmaktı. Zamana karşı bir yarış vardı aynı zamanda.

Bölgedeki yapılanma oldukça dağınık, karmaşık ve kolay kolay çözümlenemez gözüküyor. Allai gibi bölgeler ise tamamen tarifsiz. zöyle ki Muzafferabad’ın kuzeyindeki bu bölge neredeyse 5000 metre rakımlı bir kent ve nüfusu da hiç de azımsanabilecek gibi gelmiyor. Nüfus demişken Muzafferabad 750 bin nüfuslu bir şehir ve merkezinde 100 bin civarı bir insan yaşadığı belirtiliyor. Kalan 650 bin ise bu yer yer 5-6 bin metreye ulaşan yükseklikteki alanlarda yaşamaktalar. Yani işimiz kolay değil. Neyse ki Pakistan devleti her daim yanımızda. Nereye girsek, kiminle konuşmak istesek önümüz derhal açılıyor. Bakanlar, milletvekilleri ilk günden itibaren İslamabat ve Muzafferabad gibi bölgelerdeki hastanelerimizde, çadırkentimizde, aşevlerimizde bizimle birlikteler. Hatta içişleri bakanı ve eşi bir gün bölge taramalarımıza bile katıldılar.

İlk günden itibaren yolları kapanan bölgelere ulaşma konusundaki zorlukları da yine devletin İHH’ya tahsis ettiği helikopterler kanalıyla aşmaya çalışıyoruz. Hatta bu helikopterlerle ulaşılamayan bölgelerden acil durumdaki hasta ve yaralıları İslamabad’daki hastanelere sevk bile edebiliyoruz.

Muzafferabad’dan yani depremin merkez üssünden başlamak anlamlı olacak. Zira İslamabad’da yıkım çok daha sınırlı. Burada şehrin merkezinde bulunan 15 büyük binadan sadece birisi yıkıldı. Fakat şunu da belirtmek gerekiyor ki Muzafferabat, Balakot ve Mansera gibi yıkımın daha çok gerçekleştiği bölgelerden İslamabad’a doğru müthiş bir akım var. Zira kendisini ve ailesini buraya atabilenler hastane ve diğer imkanların kuzey bölgelerinden çok daha iyi olduğu ve çabuk giderildiği bu bölgede kendilerini daha bir emniyette hissediyorlar. Bu daha yüzlerce deprem bölgesine ulaşılamadığı gerçeğiyle birleştirildiğinde oldukça anlamlı bir hal alıyor.

Hattaşeşe’deyiz. Burası Mansehra ve Garhihabibullah arasında kalan ve dağların arasında nispeten daha düz diyebileceğimiz bir ova. Burada tamamen hasarlı olan bir lisenin bahçesine merkezimizi kurma kararı alıyoruz. Oldukça stratejik bir yerdeyiz; zira dağlardan inecek grupları ilk karşılayan merkez burası. Bahçede okuldan ayrı olan tek odalı bir yer daha var. zanslıyız zira okulun aksine bu yerin çatlağı bile yok ve gayet iyi durumda. Buraya malzemelerimizi koyuyoruz ve bahçede geniş bir çadır kuruyoruz. Çadırımız 400 metrekare civarı. Burası bölge şartlarının en yoğun ve en büyük olan basbayağı bir hastane. İçlerinde Türkiye’den bizlere katılan vefakâr dostlarımızın da bulunduğu gönüllü 75 doktorumuz çalışıyor. Ayrıca bir o kadar da onlara yardım eden sağlık ekibimiz daha var. Akla şöyle bir soru gelebilir. Bu kadar bir alanda 150’ye yakın görevli nasıl çalışmalara katılıyor. Yüz binlerce afetzedenin bulunduğu ve yardım eden kurum ve kuruluş sayısının bir elin parmaklarını aşmadığı bir coğrafyada günde ortalama 50–60 arası cerrahi operasyonun yapıldığı ve yüzlerce muayenenin yapıldığı ifade edilirse sanırım soru kendiliğinden cevaplanmış olacak.

Buradaki çalışmalar tabii ki sadece çadırların çevresinde dönen ve gelen insanların tedavilerinin yapıldığı bir mekan değil. Zira doktorlarımız aynı zamanda bölgelere yakın köy ve kasabalara çoğu zaman yaya olarak giden, bölgeleri tarayarak yaralıları tedavi eden ve daha zor durumdaki hastaları hastanemize taşıyarak burada tedavilerini devam ettiren ve ekip çalışması gerektiren daha zorlu alanlarda da faaliyet göstermekteler. Bu anlamda doktor timlerimiz çok güçlü olmak zorundalar. Zira günde birkaç saat uykuyla yetinmek, ellerindeki yiyecekle iktifa etmek, aynı zamanda hiç alışık olmadıkları ve keçilerin bile zor yürüyebildiği dağ yollarından ellerinde gıda torbaları olduğu halde kilometrelerce yürüyerek köylere kasabalara varacak enerjiyi bulmak onları bekleyen görevlerden. Üstüne üstlük aynı yollardan sırtlarında yaralılarla geri geldiklerini de hesaba kattığınızda görevin zorluğu daha da artıyor ve kritik bir hale geliyor. Bu timlerimiz Balakot, Batkıran, Basian gibi bölgeleri taramaya devam ediyorlar.

150 gönüllüyle başlayan ve daha sonra kurtarma ekipleri ve arama timleriyle birlikte 250’yi aşan bu bölgedeki çalışmalarımız bölgeye yoğun bir şekilde ulaşan depremzedelerle birlikte farklı bir boyut kazandı. Zira başlangıçta sadece hastane olarak düşündüğümüz bu bölgedeki çalışmalarımıza zamanla aşevini ve çadırkentimizi de eklemek durumundaydık. 

Günler geçiyordu ve fakat yardımların ağır aksak insanlara ulaşıyor olması gerçeği çevre bölgelerdeki durumu iyice kritikleştiriyordu. Her gittiğimiz bölgede neredeyse ilk gelen ekibin bizim olduğumuzu öğrenmek endişelerimizi daha da arttırıyordu. Bu demekti ki diğer bölgelere de daha gidilememişti. Öyle ki yolların daha açılmadığı ve haklarında hiçbir malumatımızın olmadığı sadece çok zor durumda olduklarını tahmin edebildiğimiz Nellum Vadisi, Allai ve Bisham gibi bölgelerin durumlarını düşünmek bile tüyler ürperticiydi. Kaldı ki Muzafferabad’dan bu bölgelere araçlarla yolculuk 5-6 saati alabiliyorken yolların kapandığı bu alanlara araçların gidebildiği yere kadar giderek oradan da yürüyerek ulaşmak günler alabilirdi. Buna rağmen Allai’ye ulaşmayı başardık ve on binlerce insanın göz yaşartıcı hallerine tanık olduk. Kolları bacakları kırılıp, yanlış kaynayanlar, kan kaybından hayatını kaybedenler, her tarafa saçılmış cesetlerini toprağa veremeyen acılı insanlar. Evet Allai bölgesine ilk ulaşan ekip İHH ekibiydi. Yol boyu bazı Hıristiyan kökenli sivil toplum kuruluşlarına rastlamıştık ama bu bölgeye ilk biz ulaşmıştık. 

Bölgedeki çalışmaları yürütürken bir yandan da Türkiye’nin farklı coğrafyalarından gelen belediyelere ve sivil toplum kuruluşlarına da rehberlik görevimizi sürdürmekteyiz. Zira bölgeyi neredeyse köy köy biliyoruz. Bunda gelen her depremzedeye doldurttuğumuz formların büyük rolü var. Bu evraklarda kişinin kendi bilgilerinden başka köylerinde kaç kişinin olduğu, ne kadar evin yıkıldığı, ne kadar insanın hayatını kaybettiği, kaç çocuğun yetim kaldığı ve acil ihtiyaçların neler olduğu ile birlikte köylerinin ayrıntılı tarifi de bulunmakta. Ayrıca kişilere mesleklerinin ne olduğunu da yazdırmayı ihmal etmiyoruz, zira her meslek grubundan insana ihtiyaç var. Nitekim şoförlerimiz, aşçılarımız, hatta boyacılarımız bile burada yardım ettiğimiz insanlardan oluşmakta ve görevlerini canla başla yapıyorlar. Bu formların deprem ardından çok önemli veri kaynağı olacağı kesin. Zira burada en ufak bir bilgi kırıntısı bile çok büyük vazifeler görebilir, hayatlar kurtarabilir.  

Konya Belediyesi, Ribat Vakfı, Kocaeli Belediyesi görevlilerini Bategram, Balakot, Mansera üçgeninde gezdirerek yardımlarını bu alanlara yapmalarının uygunluğunu belirtiyoruz. Zaten gözleriyle gördükleri bu manzaralar karşısında söze çok da gerek kalmıyor. Kimi olaylar karşısında birlikte gözyaşı döküyor, kimileri karşısında da el ele verip Rabbimize şükrümüzü yineliyoruz. Türkiye’deki teyakkuz halinin en somut delili bu kuruluşlar. Nitekim Kızılay’ı, Deniz Feneri’ni,  Kimse Yok mu ekibini, Kutup Yıldızı’nı ve ismini sayamadığım diğer kuruluşlarımızı da minnetle anmamız gerekiyor.

zu an için Muzafferabad’a her gün iki kamyonluk bir yardım sevkıyatımız bulunmakta. Bu 30 tonu bulan yardım çoğu zaman pirinç, fasulye, yağ, nohut ve undan müteşekkil bir gıda yardımı oluyor. Bunlar dışında çocuklar için özel bir gıda programımız bulunuyor. O da süt ve bebe bisküvisinden oluşmakta.  Ayrıca bize ulaşan herkes kampımızda iskan etmese de ihtiyacı kadar gıda, elbise ve diğer ihtiyaçları olan malzemelerden kullanabiliyor.

Bölgedeki çalışmalar esnasında karşılaştığımız ve bizi halden hale sokan birçok olay var elbette. Buradaki varlığımızın sadece yardım ulaştırmak olmadığını aynı zamanda birer moral elçileri olduğumuzun bilincinde olmakla birlikte kendi morallerimizin bozulmasına müsaade etmemeye gayret göstersek de gördüğünüz içler acısı manzaralarla çoğu zaman allak bullak oluyorsunuz. zahit olduğunuz hadiseler ne kadar güçlü olmanız gerektiğinin altını defalarca çiziyor. Bir defasında Muzafferabad’daki kampımıza 25 yaşlarında genç bir baba geldi. Oldukça heyecanlıydı ve “doktor doktor” diye bağırıyordu. Kaç kilometredir ve kaç saattir bu halde yürüdüğünü tahmin etmek güç. Kucağında 4 ya da 5 aylık olabileceğini tahmin ettiğimiz minik bir erkek bebek vardı. Çocuk doktorumuz Mehmet hemen genç adamın yanına geldi. Çocuğu aldı ve fakat çocuk çoktan ölmüştü. Çocuk açlıktan ölmüştü. Adama çocuğun ölmüş demek o kadar zordu ki. Belki bunu kendisi de çoktan biliyordu. Belki saatlerdir bir cesedi taşıdığının farkındaydı. Fakat buna inanmak istemiyordu. Birkaç dakikacık daha olsa onu canlıymış gibi taşımak, “doktor doktor” diye bağırarak birazcık, birkaç saniyecik daha evladı canlı imiş gibi davranmak kendini daha iyi hissettirecekti. Fakat öyle olmadı ve ölüm gerçeği onu, bizi ve tüm kampı bir kez daha sardı. Adam perişan oldu, biz de…

Batagram’da depremin şiddetli hissedildiği bölgelerden birindeyiz. Bugün depremin 10. günü, Ekimin 18’i. Kurtarma ekipleri ülkeyi terk edeli birkaç gün oldu. Fakat İHH acil kurtarma timleri çalışmalarını sürdürüyor. Yıkık bir evin önündeyiz ve orta yaşlarda iyice zayıflamış bir adam enkazın altından sağ çıkarılıyor. Yaşıyor fakat durumu iyi gözükmüyor. Sırt kemiklerinin hemen hemen tamamı kırılmış ve zamanla yarış yeniden başlıyor. Adamı hemen helikoptere itina ile yerleştiriyoruz ve İslamabat Devlet Hastanesi’ne gönderiyoruz. Sonradan azmimizi daha da arttıran ve bizleri sevince boğan haberi alıyoruz: adam yaşıyor ve hayati tehlikeyi atlatmış.

Bir başka hikâye depremi öğrendiğinde evini, işini ve ailesini bırakarak ta Almanya’dan kalkıp gelen ve Allai’deki köyüne koşan Osman ağabeyinki. Osman ağabey Allai’nin bir köyünden ve kimselerin henüz ulaşamadığı köyünde neredeyse seferberlik ilan etmiş. Cesetlerin gömülmesi, yaralıların tedavisi, yiyecek ve diğer malzemelerin temini başta olmak üzere koşturup duruyor. Kendisini burada gördüğümüzde mutlu oluyoruz. Herkes keşke onun gibi olsa diyoruz. Osman ağabey proje çalışmalarına çoktan başlamış. Hemen her ihtiyaçla ilgili bir projesi var. Osman amca bu köyün tam olarak ihtiyaçları bitinceye kadar ayrılmak yok diyor.

Keşmir’de devlet yetkilileri bizim de kullandığımız 90 helikopterle çalışmalarını sürdürüyorlar. Bu helikopterlerle gidilmesi, ulaşılması imkansız olan yerlere daha kolay bir biçimde ulaşılıyor, havadan köylere yiyecek ve su bırakılıyor, acil olarak hastaneye ulaştırılması gereken yaralı ve hastaların nakilleri gerçekleştiriliyor ve bazı yol açma çalışmalarına katkıda bulunmak üzere malzemelerin nakliyesi gerçekleştiriliyor. Keşmir’de ordu yetkililerinin hummalı bir çalışmasından bahsetmek bu noktada yerinde olur diye düşünüyoruz. Bu gayreti gördüğümüzden biz de onlara elimizden geldiğince destek oluyoruz.

Depremin ardından Pakistanlı sivil toplum kuruluşlarından da bahsetmek yerinde olacak. Bölgedeki kardeş kuruluşumuz Hubeyb Vakfı dışında Cemaat-i İslamiye ve Tebliğ Cemaati gibi parti ve oluşumlar da binlerce gönüllüsü ile insanüstü bir gayretle çalışmalarını devam ettiriyorlar. Zaten onların bu gayretleri olmasa bölgedeki durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alırdı. Bu arada bazı yardım kirliliği ve kargaşasından de bahsetmek gerekiyor. Bazı kişiler depremin ilk günlerinde ihtiyaç olmayan maddeleri bölgelere götürdükleri için bu malzemelerden oluşan büyük çöp yığınları meydana gelmiş. Birçok yerde bu malzemeler yakılmak zorunda kalınmış. Öte yandan bir de ihtiyacın altında malzemeyle bölgelere gidip yağmaların yaşandığı vakalar olmuş.

İslamabad çalışmalarımız depremin ilk günü kurtarma çalışmalarıyla başlamış ve ardından farklı coğrafyalardaki depremzedelerin İslamabad’a akmaya başlamaları ile önemli bir noktaya varmıştır. Buradaki çalışmalarımız kapsamında İslamabad Devlet Hastanesi’nin bulunduğu Apara bölgesinde 130 çadırda kalan 2300 civarı insanın bakımları dışında İkbal Hall adlı kapalı salonda ikamet eden 405 kişinin ikamet ettirilmesi de geliyor. Bu kapalı salondaki misafirlerimizin %90’ı Muzafferabad’dan %10’luk bir kısmı ise Bagh bölgesinden geliyorlar. Burada ilk gün insanlar aileleriyle birlikte nerede yer buldularsa oraya kıvrıldılar. İkinci gün ise battaniyeleri kullanarak küçük küçük odacıklar yapma imkanı oldu. Burada da mini bir aşevi kurarak sıcak yemek dağıtımına başlandı ve dağıtımlar devam etmekte. Depremin ilk gününden itibaren İslamabad Devlet Hastanesi önünden gıda dağıtım çalışmalarımız da devam etmekte.

İslamabad çalışmalarımız da Muzafferabad ve Balakod bölgelerindeki gibi oldukça hareketli bir biçimde sürmekte. Çalışmalarımızı sürdürürken hemen her yerde çocuklar gözlerimize çarpıyor. Depreme okullarında yakalanan ve birçoğu bu şekilde hayatını kaybeden ve birçoğu da sakat kalan çocuklar. Keşmir’de bazı çocuklar gazeller ezberlemişler ve bunu topluluk halinde bir tiyatroymuşçasına oynuyor ve söylüyorlar. Peygamber efendimizi (sav)  öven naatlar okuyorlar. Çok yetenekliler. Çocuklar dimdik duruşlarıyla adeta Keşmir’i anlatıyorlar.

O minik yavruların Ramazan bayramı günlerindeki sevinç ve heyecanını anlatmak gerekiyor. Yıkımın büyüklüğü, şartların zorluğu, açlık ve soğuk onları güldürmemize, sevindirmemize engel olamıyor. İşte onların yüreklerine giden yollardan birisini el sanatları mezunu öğrencilerle birlikte gerçekleştiriyoruz. Öğrencilerimiz kız çocuklarının ve hatta kadınların ellerine özel boyalarla bölgede oldukça meşhur olan çeşitli figürler çiziyorlar. Çocukların sevinçleri görülmeye değer.

İslamabad’da zaman zaman depremde yakınlarını kaybeden insanlar için iyileştirme ve psikolojik tedavi kapsamında çalışmalar da gerekiyor. Bunlardan birine İslamabad’da tanık olunmuş. İslamabad’da yıkılan binaya komşu binada oturan bir kadın, yıkılan binada arkadaşı olan oğlunu deprem öncesinde arkadaşına misafir olarak göndermiş. Deprem olduğunda oğlu da enkaz altında kalmış. Kadın cinnet pozisyonunda üç gün boyunca enkazın başından bir yere ayrılmamış. Üç gün ardındansa artık tüm ümitler bitmişken oğlu sapasağlam enkazın altından çıkıvermiş. Bu müthiş bir mutluluk olmuş.

İslamabad’da yaşadığımız olaylardan biri de başkanımız Bülent Beyin Pakistan’a geldiği gece yaşadık. Bülent Bey ve beraberindeki arkadaşlar gece 2.30 gibi çadırkenti gezmek istediklerini belirtince birlikte gezerek Apara’ya ulaştık. Çok geçmeden biri genç diğeri ise oldukça yaşlı iki bayan geldiler. Çok bitkin gözüküyorlardı ve titriyorlardı. Hemen battaniye verdik ve biraz ısınıp dinlendikten sonra kendilerine geldiler. Tam iki gündür yürüyorlarmış. Yine aynı çadırkentimize beş yaşında küçük bir çocuğu getirdiler. Yolda bulmuşlar çocuğun kimsesi yokmuş. Bu minik yavruyu da hemen korumamıza aldık.

Deprem bölgesi misyonerlik yapan kurumlar açısından tam bir av sahası niteliğinde. Burada kimsesiz kalan on binlerce kişi ve yetimler bulunduğundan hemen her türlü çalışma ile karşınızda bu kişileri bulabilirsiniz. Çocuklarla ilgili çalışmalar yapan SOS adlı bir kuruluş 19 çocuğu yurtdışına kaçırırken yakalanmışlar. Hiçbir çocuğun yurtdışına çıkarılmaması konusunda Pakistan hükümetinin kesin kararı bulunmakta. Bu anlamda 300 Kübalı doktordan da bahsetmek yerinde olacak. Kübalı doktorlar hemen her noktada görev yapmaktalar.

Muzafferabad’daki kampımızın mimarı General Feyyaz’an bahsetmek yerinde olacak. Biz kendisine Ömer Muhtar diyoruz. Kendisi Keşmir ordusunda yıllarca görev yapmış ve emekliye ayrılmış. Fakat şansımız onun acil durumlar konusunda uzman olması. Bize çadırkentin kurulmasında yardımcı oldu Feyyaz Bey. Fakat kendisini buna ikna etmek oldukça zor oldu. Bölgede nadir olarak rastlayabileceğiniz bir düzlüğü gördüğümüzde “İşte bizim yerimiz” demiştik. Fakat ilk günlerde elimizde acil çadır bulunmadığından mevcutları kurmamız gerekmekteydi. Fakat Feyyaz Bey “Ben geçici çadır kurmam!”  diye tutturunca; “Ağabey dedim, bu yeri kaybetmemiz gerekiyor. Görüyorsun insanlar akın akın geliyorlar. Yavaş yavaş doldururuz ve büyük bir kent olur.”  Dedik de zor ikna ettik Ömer Muhtar’ı. Nitekim dediğimiz de oldu. 50 çadırla başlayan kentimize sırasıyla 50, 100, 50 ve tekrar 50 çadır eklendiğinde koca bir çadırkent ortaya çıkıverdi. Çadırkentte yaşayan 2000’e yakın kişi için bayan ve erkekler için ayrı ayrı olmak üzere tuvalet ve banyolar oluşturuldu ve su sıkıntısı şu an için bulunmamakta. Bu çadır kentlerde insanlar müthiş bir birliktelik oluşturuyor. Normalde çadırlardan böyle bir kargaşa ortamında çeşitli eşyalar kaybolurken ve hırsızlık olayları olurken buralarda Allaha şükür hiçbir vukuat olmuş değil. Hatta kaybolan birkaç cüzdanın içindekilerle tastamam teslim edilmesi bu güveni perçinliyor.

Burada da büyük bir çadır polikliniğimiz var. Ayrıca bir büyük çadırımız daha var ki burada da hastalar kalıyor. Bunların ilaçlarının verilmesi, tedavilerinin yapılması ve tüm bakımları gönüllülerimizce karşılanmakta. Burada da nice kahramanlık öyküleri yaşanmış. Depremin ilk günlerinde bir hemşire ablamız tek başına 80 civarı hasta ile uğraşmış. Neredeyse uykusuz olarak kimi sedyede, kimi sırtta, kucakta gelen bu insanların hizmetine koşturup durmuş. Hemşire ablanın enerjisi insan üstü gayreti ve heyecanı herkesin dilinde. Buradaki sağlık merkezimizde ilaçlar çabuk tükendiğinden sürekli olarak biten ilaçlar İslamabad’daki merkez depodan isteniyor ve bu malzemeler en hızlı bir biçimde buraya ulaştırılıyor.

Muzafferabad’daki çalışmalardan biri de aşevi çalışması. Buradaki 300 çadırımızda bulunan 2000’e yakın insana ve dışarıdan gelerek soluklanan ve çevre bölgelere gönderilenlerle birlikte her öğün 2500 kişilik sıcak yemek dağıtımı yapılmakta. Özellikle etli pilavlar poşetlere doldurularak köylere, kasabalara da ulaştırılıyor.

Muzafferabad’ın kuzeydoğusunda Neelum vadisi bulunmakta. Burada şartlar çok daha çetin ve yolları açılmış değil. Bu sebeple insanlar henüz bölgeden dışarı doğru bir çıkış yapmış değiller. İHH’nın 20 kişilik bir acil yardım timi bölgeyi karış karış taramaya devam etmekte. Zira bölgedeki sıkıntı günler geçtikçe daha da artmakta. Bu bölge ile ilgili bilgilerin büyük bir kısmı havadan yapılan taramalar neticesinde alındı. Bu arada Pakistan devletinin yol açma çabalarının bu alanda yoğun bir biçimde devam ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Bölgede bulunan kampımız ve sağlık çadırımız stratejik bir önemde; zira bu bölgedeki yolların açılması ardından bölgeden henüz çıkamayan on binlerin ilk olarak durak yeri bizim tesislerimiz olacak. Bu anlamda İHH bölgedeki ekipmanını güçlendirmekte ve kamp kapasitesini yeni sürpriz gelişmelere göre ihtiyatlı tutmakta. Ayrıca çetin kış koşullarına uyumlu yeni izolasyonlu çadırlar da eskileriyle değiştiriliyor.

Burada yaşadığımız hadiselerden biri de Muzafferabad’ın güneydoğusunda Çakoti’de gerçekleşti. Araçlarla yol alındıktan sonra yolun kapandığı yerden itibaren başlayan ve 30 kilometre devam eden yürüyüşün ardından farklı farklı yerlerde yaşları beşten 12’e kadar olan yedi çocuk bulundu.  Bu çocukların hiç kimseleri kalmamıştı ve eğer kendilerine ulaşmamış olsaydık ya açlıktan ya da hastalıktan hayatlarını kaybedeceklerdi. Bu çocuklara sahip çıkmak boynumuzun borcu. Onlara sıcak giysiler vererek, karınlarını doyurarak hemen kamplarımıza götürdük. Bu taramalar neticesinde karşılaşılan olaylardan biri de altı gün önce doğum yapan bir anne ve neredeyse hayatını kaybetmek üzere olan evladıydı. Anne hala kan kaybediyordu ve oldukça zayıf düşmüştü. Bebek ise annesinin sütünü ememeyecek kadar zayıf düşmüştü. Bu anne çocuk da hemen hızlı adımlarla dağlardan indirilerek hastaneye ulaştırıldı ve hayatları Allahın izni ile kurtuldu.

Bir diğer hadise ise yine Muzafferabad’da gerçekleşti. Doktorumuz Ahmet Bey aracımızla yolda kalan hastalara umut olmak için hareket ediyor. Yolda farklı farklı bölgelerde üç hasta ve yaralı insanla karşılaşıyor ve art arda bunları araca alarak ilerliyor. Sonuncusu 35 yaşlarında bir kadın ve kadın sürekli olarak ellerini kollarını gererek kemiklerini kıtırdatarak acı içerisinde bağırıyor. Doktorumuz bu son hastayı alır almaz geri dönüyor, zira son alınan bayan tetanos olmuş. Doktor bunu hastanın elini kolunu germesinden anlıyor. Eğer birkaç saat daha geç kalınsa idi bu bayan hayatını kaybedecekti ve kadın hastaneye yetiştiriliyor.

Bir başka hadise Muzafferabad’daki kampımızın yakınındaki yolda oluyor. Kampta yaşayan küçük bir çocuk yola çıktığında fark etmediği bir araç kendisine çarpıp kaçıyor. Ardından tevafuk eseri gelen bir ambulans çocuğu alarak uzak bir noktadaki sağlık ekipmanı olan bir noktaya bırakıyor. Olaydan habersiz çocuğu her yerde arayan ailesi bulamayınca doktorlarımızın biriyle yollara düşüyor. Bir müddet sonra Allah’ın yardımıyla çocuk bulunuyor. Anne hadiseyi öğreniyor fakat çocuk iyi değil ve yoğun bir şekilde kusmaya başlıyor. İç kanaması ya da beyin kanamasından şüphelenilerek çocuk helikopterle İslamabad’a naklediliyor. Birkaç gün sonra ise anne çocuk gayet sağlıklı bir biçimde aramıza yeniden katılıyorlar.

Diğer bir hadise bir gece saat 01.00 sularında oluyor. 17-18 yaşlarında bir delikanlı sadece gece vakitlerinde yemek yemeğe fırsat bulduğumuz bir sırada çadırımızı aralayarak yanımıza yaklaşıyor ve gayet vakur bir biçimde aç olduğunu ve yiyecek istediğini belirtiyor. Kendisini soframıza davet eteğimizde ise 10 arkadaşının daha olduğunu ve onların da dışarıda beklediğini belirtiyor. Onları da davet ediyoruz. Mutfağımızda akşam yemeğinden artan iki tencere yemeğimiz var ve bu kesinlikle onların rızıkları. İki gündür yol alan ve 80 kilometredir yürümekte olan bu çocuklar adeta kendilerini cennette hissediyorlar ve kısa bir sürede iki tencereyi de silip süpürüyorlar. Gerçekten çok acıkmışlar. Karınları doyduktan sonra daha rahat konuşmaya başlıyoruz. 200 kişilik köylerinden yiyecek getirmek için ayrılmışlar, helikopterle kendilerine un atılmış fakat şeker ve yağa ihtiyaçları varmış. Gençlere hemen ne kadar yük taşıyabileceklerini soruyoruz. 20’şer kilo taşıyabileceklerini söylüyorlar. O gece onları misafir ediyoruz ve ertesi gün araçlarla yol olan yere kadar gençleri bırakıyor ve onları Allaha ısmarlıyoruz.

Yine bir gün kamp yerindeyken dört çocuklu orta yaşlarda bir adam kampımıza geldi. Çok kederli olduğu durumundan açıkça belli olan bu adama herhangi bir şey sormaya gerek yoktu aslında ama onu rahatlatmak için hikayesini anlatmasını istedik. Birkaç gündür yolda olan beş kişilik yolcu grubumuzun başına depremde büyük bir felaket gelmiş. Adam iki çocuğunu ve eşini depremde yitirmiş ve yaşları 2, 4, 5,5 ve 8 arasında değişen dört çocuğuyla birlikte yollara revan olmuş. Aç olduklarını tahmin ettiğimizden hemen yemeklerini getirdik ve yorgun oldukları için de her zaman yetim çocuklar için ihtiyat olarak hazır bulundurduğumuz birkaç çadırımızdan birini bu yeni ailemize tahsis ettik. Adam bu süreç içerisinde etraftaki diğer depremzedelerle görüşmelerinden yetimlerle ilgili çalışma yaptığımızı öğrenmiş ve gece çocuklarıyla teker teker konuşmuş. Kendisinin ayrılması gerektiğini ve mevcut şartlar içerisinde en iyi durumun kendilerini Türkiye’den gelen hayırseverlerin yetimhanesine emanet etmeleri gerektiğini onlara iyice anlatmış, ama çocuklar birkaç gün evvel kaybettikleri anacıkları ve iki kardeşlerinin acıları daha sımsıcakken bu kez babasızlıkla karşılaşacaklarını düşünerek sabahı etmişler. Sabah özellikle en ufakları babalarının ellerine sımsıkı yapışmış bir şekilde ve çocukların hepsi ağlayarak bizlere geldiler. Adam hemen söze girerek çocukları yetimhanemize teslim etmek istediğini gözü yaşlı fakat vakur bir biçimde ifade etti. Bu üzüntüye dağ dayanmazdı doğrusu. Gözyaşları içinde durumu takip ediyoruz. Adamı çocuklardan ayırmak Himalayalarda yeniden 10 şiddetinde bir deprem etkisi yapacaktı. Adama mesleğini sorduk. Boyacı olduğunu söyledi. İşte Ali kardeşimiz karşımızda: İHH yetimhanesinin ve kamplarının ilk resmi boyacısı.

Başka bir gün iki çocuk çıkıverdi karşımıza. İn mi getirdi cin mi belli değil. Biri dört diğeri beş yaşında. Onlara da yer var kampımızda elbet. Onlar da kampımızın küçük sakinleri arasındaki yerlerini aldılar.

Bir çocuk vakamızı da bir sabah namazı ardından feryat figan ağlayan bir yavrucakla yaşadık. Çocuk öyle güçlü ve içli ağlıyordu ki tüm doktorlar, gönüllü arkadaşlar ve bazı kamp sakinleri merak ederek sesin geldiği yere geliyorlar. Ne yapıp ettiysek çocuğu susturmanın imkanı yok. Çocuk sadece “anne” diyor ve o şekilde ağlamasını sürdürüyor. Yarım saatten fazla bir süre geçtiğinde çocuğun babası bulunarak getiriliyor. Durumu adam açıklamaya başlıyor. Yavrucak annesini depremde kaybetmiş ve ne vakit anacığı aklına gelse durmadan ağlamaya başlıyor ve susması bazen saatler alıyormuş.

Yaşadığımız olaylardan biri de bir dağıtım ardından bölgeden dönerken yaşadık. Ezan okunduğuna kani olduktan sonra uygun bir yerde durarak oruçlarımızı açmak istedik ve o esnada kuytu bir köşede biri yaşlı diğeri genç iki kadına rastladık. Normalde onları görmemiz imkânsızdı ve orada durduğumuz için görebildik. İnanılmaz bir hüzünle dopdoluydu ikisi de. Ne olduğunu sorarak yardımcı olmak istedik. Genç olanı bir noktaya sabitlenmiş gözlerini oradan ayırmıyor, bizi adeta görmüyordu. Bir zaman sonra annesi olduğunu öğrendiğimiz diğer yaşlı kadın kızının henüz bir günlük olan bebeğini depremde nasıl kaybettiğini ve hiç kimseleri kalmadığını anlattı. İşte bir kez daha yıkılmıştık. Onlara yardım etmeliydik. Bölgeden ayrılamayacaklarını belirttiler. Dağıtımdan geri döndüğümüz için yanımızda hiçbir şey kalmamıştı. Hemen henüz verme fırsatı bulamadığım fitremi çıkartıp bu aileye teslim ettim.

İşte nice olaylarla birlikte bir ay geçirdiğim Pakistan ve Keşmir’de notlarıma takılanlar. Rabbimden dileğim odur ki bir daha böyle acılar yaşnmasın. İmtihan olunduğumuzun bilincinde vicdanım rahat fakat aklım hala sıkıntı içerisinde bulunan kardeşlerimizde olarak Türkiye’ye geri dönüyoruz.



Top
AnasayfaİHH HakkındaYayınlarımızGönüllüFoto GaleriİletişimArama