05.03.08

 

Dünya’nın en büyük açık cezaevinde dört gün

İsrail’in iki yıl boyunca abluka altında tuttuğu Gazze, esarete yenik düşmedi. Dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürülen kenti çevreleyen çelik duvarlar, özgürlüğe tutkun Filistinlilerin iradesi karşısında duramadı. O duvarlar esaret zincirlerinin kırılması gibi bir teslimiyetle yıkıldı.

İsrail’in gazabı kâr etmez bu kentte… Burası, adı özgürlük olan çocukların yaşadıkları Gazze’dir. Gazabın, azabın, ablukanın cesarete ve sabra yenildiği bir yerdir burası... Burası, ağzı süt kokan çocukların şehadeti tattığı bir ana ocağıdır. Selahaddin’in dörtnala özgürlüğe at koşturduğu bu kentte özgürlük şarkıları hiçbir zaman dinmedi; onu çevreleyen çelik duvarlarda aczin sesi değil, zafer şarkıları yankılandı asırlar boyu… İsrail’in iki yıldır uyguladığı o insanlık dışı abluka mı yenik düşürecekti bu cesur anaların kentini?
Hiç ölmeyecekmiş gibi hayata, her an ölecekmiş gibi ölüme sevdalı mazlumlar, geçtiğimiz haftalarda kendilerini çevreleyen çelik duvarları yıkıp, İsrail’in ablukasını bertaraf etti.
Telaş ve panik içindeki on binlerce insan akın akın bir yerlere doğru koşuşturuyordu. Refah şehrinin Mısır tarafındaki bölümüne ve el-Ariş kasabasına geçen ve gittikleri yerde buldukları her şeyi satın alan, heybelerini umut ve ekmekle doldurup özgürlüğe doğru adım atan bu mahşeri kalabalığı görünce söz uçup gitti.
İHH İnsani Yardım Vakfın’dan bir grup arkadaş ile gittiğimiz Gazze sınır kapısında şahit olduğumuz bu görüntü, bu halkın nasıl bir vahşete maruz kaldığını ayan beyan ortaya koyuyordu.
Filistin’in kuşatma altındaki bölgesi Gazze ile Mısır arasındaki çelik duvarın yıkıldığı günün ertesinde, on binlerce insanın dalgalar gibi aktığı duvarın üzerinden bizler de atlayıp geçtik. Filistinliler çelik duvarın üçte ikisini yıkmışlardı. Duvarın yıkılması onlara derin bir nefes aldırmıştı. Özgürlük denen şey işte bu insanların o an yüreklerinde hissettikleri şey olsa gerekti.
10 km genişliğindeki ve 45 km uzunluğundaki Gazze, 1,5 milyon kişilik nüfusuyla dünyanın en yoğun bölgelerinden biri olarak biliniyor. İsrail, ABD ve AB’nin Nisan 2006’dan beri ortaklaşa uyguladığı ambargo, BM İnsan Hakları Uzmanı John Dugard’ın tabiriyle tamamen bir kolektif cezalandırma yöntemiydi. Karadan, havadan ve denizden abluka altına alınan Gazze bir açık cezaevine dönüştürülmüş, Batı dünyası burada yaşanan drama karşı sessiz kalmış, o çok bilindik üç maymun tavrını sergilemekten bir an olsun geri durmamıştı.
Neyse ki dünya sadece Batı’dan ibaret değil…

Selahaddin’in yolunda
Refah Sınır Kapısı’ndan Filistin’e ayak bastığımızda, bir anda bir heyecan sarıyor içimi. Yıllardır televizyonlarda müşahade ettiğim, kitaplarda ve dergi sayfalarında okuyup büyük ilgi duyduğum bu coğrafya beni adeta içine çekiyor. Refah’tan Gazze’nin bağrına doğru akıp giden yol güzergâhı beni kendine kilitliyor adeta… Şoföre yolun adını sorduğumda, “Şariu’s Selahaddin, Selahaddin Yolu” diyor. Büyük İslam fatihi Selahaddin-i Eyyubi bu yoldan geçerek Kudüs’ü fethetmiş. Bu sözlerin ardından gözlerim dalıyor bu sonu görünmeyen yola…
Bir anda bindiğimiz taksi sağa sola sallanıyor gibi oluyor. Koca bir atlılar ordusu geçiyor yanımızdan. Dörtnala giden atların çıkardığı nal seslerini tekbir sedaları bastırıyor. Neler olduğunu öğrenmek için ben de koşturuyorum atlıların ardından. Lakin yetişmem mümkün değil… Sonra, az ileride namaza durduklarını görüyorum. Yine koşup bu atlıların nereye doğru süzülüp gittiklerini öğrenmek istiyorum. Heyhat nerede! Yola düşüyor yiğitler. Zor bela birisinin pehlivan gibi güçlü kollarından tutuyorum: “Nereye arkadaşlar?”, “Kimsiniz?”, “En öndeki şu savaşçı kim?” diyorum. Bir anda etrafı bir sessizlik kaplıyor. Bana dönüyor biri ve “Bizler Kudüs’ün fatihleriyiz. Başımızdaki kumandan ise Selahhadin-i Eyyubi.” diyor. O an en öndeki komutanın bana doğru baktığını hissediyorum. Bakışlarındaki ışıltı beni sarsıyor. Gözlerinden tam onu tanır gibi oluyorum ki, bu kez biri beni omzumdan silkiyor; “Turan bak, Selahaddin’in namaz kıldığı yer burası! Buraya inşa edilen camiye de onun adı verilmiş.” Böylece Refah, Han Yunus ve Deyr el-Belah yolu boyunca daldığım rüya, Gazze kentinin girişinde sona eriyor.

Dünyanın en büyük insani krizi
Gazze sokaklarında gezinirken kendimi Anadolu’nun bir ilinde gibi hissediyorum. Buralara yabancı olmadığımı anlıyorum. Caddeler aynı, insanlar aynı, kültür aynı ve kısacası ruh aynı ruh… Ancak burada yaşadıklarım ve gördüklerim yüreğimi burkuyor. İki yıldır Gazze’ye uygulanan ekonomik ambargo, halkın %80’ini fakir bırakmış. Ülkedeki yoksulluk oranı dünyanın en fakir ülkeleri Mozambik ve Ruanda ile eşit hale gelmiş. Ambargo dolayısıyla 140 bin kişi işsiz kalmış. 3900 büyük ve küçük çaptaki fabrika ve atölyenin kapısına kilit vurulmuş.
Gazzeliler geçimlerini genelde balıkçılık ve tarımla sağlıyor. Ancak, Akdeniz’e boydan boya kıyısı bulunan Gazze’de balıkçılar artık ava çıkamıyor. Çünkü 2,5 kilometreyi aştıklarında İsrail savaş gemilerinin saldırısına uğruyorlar. Birçok balıkçı bundan dolayı hayatını yitirmiş. Ambargodan dolayı işsiz kalan 5000’in üzerindeki balıkçı, sahil kenarında avlanmaktan başka çare bulamıyor.
Çok güzel portakal, limon ve çilek bahçeleri bulunan Gazzeliler, iki yıldır milyon dolarlık kayıp yaşadıklarını ifade ediyorlar. İsrail’in yeşil düşmanı olduğunu söyleyen Filistinliler, Gazze Şeridi’ndeki binlerce dönümlük portakal ve limon bahçelerinin İsrail buldozerleri ve tankları tarafından yerle bir edildiğini söylüyorlar. Ve en acısı, yüzlerce insan bu gayri insani uygulamadan dolayı hayatını yitirmiş.
Dünyada en fazla mültecinin yaşadığı yerlerden olan Gazze Şeridi’nin 1,5 milyon sakininin %80’inden fazlası, BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) gibi uluslararası yardım örgütlerinin yiyecek yardımı sayesinde ayakta kalabiliyor. Topyekûn açlık ve hastalığa mahkûm edilen Gazzeliler, dünyanın gözü önünde toplu bir katliama maruz kalıyor. Gıda ve sağlık yardımlarının girmesine izin verilmeyen Gazze’de yaşanan tarihin bu en büyük insani krizine dünya ne zaman dur diyecek…

Her evin bir hikâyesi var
Gazze ziyaretimiz sırasında tarih bir daha canlanıyor gözlerimizde. İnsanlığın acı tarihi… Gazete sayfalarında okuyup yüreğimizi burkan olaylara bu kez bizzat şahit oluyoruz.
İkinci İntifada’nın ilk şehitlerinden Muhammed ed-Durra’nın ailesini ziyaret ediyoruz. Hani 2000 yılında kameralar önünde dakikalarca babasının ve kendisinin üzerine ateş edilen 12 yaşındaki çocuk… Tüyler ürperten o kareler televizyonlarda ve gazetelerde günlerce yayımlanmıştı. Ve babasının kollarında Yüce Allah’a yürüyen bu çocuk, bugün İntifada’nın sembolü oldu.
Peki, ya sekiz yaşındaki Hüda Galya’yı hatırlayanınız var mı? 2006 yılında Gazze plajında piknik yaparken aile fertlerini kaybeden o küçük kızı ve onun tüm dünyayı ağlatan çığlığını… İsrail savaş gemisinden atılan bomba ile ailesinden dokuz kişiyi yitiren Hüda’nın evinde, saldırının izleri yok olmuş değil. Olayda yaralanan kız kardeşi Eyhet hâlâ yatalak, kardeşi Ethem sakat, diğer kız kardeşleri Latife ve Hediye’nin boyunlarındaki ve kafalarında misket bombalarının parçaları ise çıkarılamıyor… Hüda’nın ailesine İHH yardım ediyor.
Hülasa, Gazze’de hangi evi ziyaret ediyorsak destansı bir öyküye tanık oluyoruz. İşte bunlardan biri de şu anda milletvekili olan Meryem Ferahat. 60 yaşındaki bu kadın, Filistinliler tarafından “Ummu Nidal,  Direnişin Annesi” olarak adlandırılıyor. Üç çocuğunu şehit veren bu annenin konuşmasında hiçbir umutsuzluk emaresi göremiyorsunuz, bilakis ümit aşılıyor etrafına. “Ben tüm şehitlerin annesiyim.” diyerek başlıyor sözlerine, “Dünyada sınırlar kalktı. Artık hepimiz biriz. Buralar sizin vatanınız. Tekrar bu topraklarınıza sahip çıkın ey Fatih’in ve Abdülhamid Han’ın torunları! Türkiye’yi bütün kalbimizle seviyoruz. Biz az olabiliriz fakat sizinle çoğuz.” diye haykırıyor. Tüm dünyadaki kadın ve erkekleri ambargoya karşı ayağa kalkmaya davet eden Ummu Nidal, Türkiyeli kadınlara da içten selamlarını yolluyor.

Şeyh Yasin’in huzurunda
Tüm vücudu felçli olmasına rağmen İsrail’e korku salan ve 2004 yılında şehit edilen Şeyh Ahmet Yasin’in mezarının başındayız şimdi de. Hemen yanı başında, Şeyh Yasin’den üç hafta sonra şehit edilen “Filistin’in aslanı” lakaplı Abdülaziz Rantisi’nin kabri bulunuyor.
67 yaşında, sabah namazı çıkışında tekerlekli sandalyesi ile evine doğru giderken İsrail savaş uçaklarının füze saldırısına uğrayan ümmetin yüz akı bir adam Şeyh Yasin. Tarih sayfaları bu yiğide ne kadar yer verse azdır. O, felçli hali ile bile nasıl yaşanması gerektiğini tüm Müslüman ümmetine gösterdi.
Gezimizin üçüncü gecesi akşamı, Şeyh Yasin’in felçli haliyle bile sürekli olarak beş vakit namazını eda ettiği camiye gidiyoruz. Akşam namazını burada kıldıktan sonra cami çıkışı, Şeyh Yasin’in şehit edildiği yeri gösteriyor Filistinliler. Ardından o büyük şehidin evine doğru yol alıyoruz. Filistinli mültecilerin yaşadığı muhitte mütevazı bir ev burası. Bugün müzeye dönüştürülen eve girdiğimizde, şehidin tekerlekli sandalyesi ve şehit olduğu anda üzerinde bulunan elbiselerini görüyoruz. Gözyaşlarımıza hâkim olamıyoruz… Felçli bir insana nasıl olur da böyle bir saldırı düzenlenebilir. Saldırıda Şeyh Yasin’in hem kafasına hem de karnına iki füze isabet etmiş…
Şeyhin kaldığı odaya giriyorum. Elimi kaldırdığımda çatıya değiyor elim. Soğuk kış günlerinde Şeyhin bu odada nasıl kaldığını düşünüyorum. Üzerimde pardösüm olmasına rağmen şu hali ile bile içerisi buz gibi. Çatı ve duvarın yeni yapıldığını söylüyor oğlu. Daha önceden çatı bile akıtıyormuş. Arap Yarımadası’ndan gelen birçok zengin iş adamının Şeyh Yasin’e ev yapması için verdiği paraları o, fakirlere dağıtmaktan asla imtina etmemiş.

Umutlarını yitirmeyen yiğit halk
Hayata bir anlam katmak, bir gaye için yaşamak ve yaşantımıza bir izah bulmak insani bir ihtiyaçtır. Çünkü insan davranışının onun düşüncesinden ayrı değerlendirilemeyeceği fikri, ilk insandan bu yana muhkem bir kaziyedir. Ancak insan bazen bu kaziyeyi unutabiliyor. Zaten insan kelimesi de nisyan (unutkanlık) sözcüğünden türememiş miydi? Lakin hayatta karşılaştığımız bazı olaylar bize o varoluş gayemizi tekrar hatırlatıyor. İşte, Filistin böyle bir yer. Hemen her şey insana bir mana haykırıyor…
Filistin halkı ve liderleri ne yaptıklarının çok iyi farkında. Heyecanları hâlâ ilk günkü gibi dipdiri. İşgal, sömürü, işkence ve katliamlar onları yıldırmamış. Bir yandan direniş sürerken diğer yandan sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi hayatlarına devam ediyorlar. Üniversite hocaları, belediye çalışanları ve memurlar bir yıldır maaşlarını alamamalarına rağmen çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunun bir imtihan olduğunu söylüyorlar. Birilerine göre, bu sıkıntıların onları Hamas’tan koparması bekleniyordu ancak tersine daha çok bağlamış. Allah’ın Resulü’nün de ambargoya maruz kaldığını ifade ediyorlar. Ambargodan sonra güzel günlerin ve zaferin kendilerini beklediğini düşünüyorlar. Çünkü “Ambargo işgalcinin başvurduğu en son kozdur.” diyorlar.
Bu zor şartlara rağmen Filistinliler okumaya devam ediyor. Okullarda eğitim öğretim aksamadan sürüyor. Filistinlilerin kahir ekseriyeti zaten okuma yazma biliyor. Kime mesleğini sorsanız ya mühendis ya da doktor çıkıyor. Filistin’deki Kur’an kursları ise ayrı bir önem arz ediyor. Ziyaret ettiğimiz bir Kur’an kursunda iki ay içinde 100 öğrencinin Kur’an hafızı olarak mezun olduğunu öğreniyoruz. Kur’an kursu yöneticisi “Bundan böyle her iki ayda bir hafız yetiştireceğiz.” diyor, projelerini uzun uzadıya anlatıyor.
Ayrıca, üniversite kütüphanelerinde görme özürlüler için mutlaka Brail alfabesi ile yazılmış kitaplar bulunuyor. Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere onlarca kitabı Brail alfabesine çevirmişler. Bunun yanı sıra görme özürlüler için bilgisayar odaları da mevcut.
Filistin’de insanlar, bulundukları yerleri terk etmemeye ve direnmeye devam ediyorlar. İsrail hududuna yakın bir yerde çilek bahçesi bulunan bir Filistinli de bahçesinin birçok kez yerle bir edildiğini buna rağmen, yine aynı yerde çilek ekmeye devam ettiğini söylüyor.
Aklıma Amerikalı ünlü düşünür Henry David Thoreau’nun şu sözü geliyor: “İnsan yenildiği zaman tükenmez, pes ettiği zaman tükenir.” Evet, Filistinliler yenilmiş olabilirler lakin pes etmiş değiller. Zihinleri hâlâ ilk günkü heyecanını muhafaza ediyor. Ne iki asırdır devam eden işgal, ne katliamlar, ne yıldırma politikaları ne de ambargolar Filistinlileri davalarından vazgeçirmiş. Hülasa, bu ümit bu topraklarda olduğu müddetçe Allah’ın izniyle hiç kimse Filistinlileri yenemez.
Filhakika, burada asıl sorun dünya Müslümanlarının Filistinlilerle olan imtihanında yatıyor bizce. Zihinlerimiz adeta Filistinlilerin neler yaşadıklarını anlamayacak kadar Batı’nın tahakkümü altına girmiş. Şu “yalan dünya”da teknolojisi, medyası ve “rasyonel-seküler” değerleri ile o kadar içli dışlı bir hal arz ediyoruz ki, yanı başımızda hemen her gün onlarca kayıp veren kadın, çocuk ve yaşlıların ölümü muhayyilemizde sıradanlaşabiliyor. Bu bir iman zafiyetidir ve bir an önce zihin muhacirliğinden kurtulup, ilk iman tazeliğine rücu etmeliyiz.

Zahar ve Heniyye ile baş başa
Gazze’deki son günümüzde Filistin Dışişleri Bakanı Dr. Mahmud ez-Zehar’ı ziyaret ediyoruz. Ziyaretimizden birkaç gün önce ikinci oğlunu şehit veren Dr. Zehar’ın evi ziyaretçilerle dolu. Zehar, misafirleri arasından kalkıp kapıda karşılıyor bizi. Sabır ve teselli dileklerimizde bulunduktan sonra ziyaretçiler arasına oturuyoruz. Evdeki manevi ortam bizi sarmalıyor. Zehar, ağır acısına rağmen Asya’dan Fas’a, yaşanan İslami gelişmelere değindikten sonra, çok vazıh bir şekilde, “Biiznillah çok yakında İslam medeniyetinin yeniden tulûuna ve Batı’nın ise gurûbuna tanıklık edeceğiz.” diyor.
Filistin Başbakanı İsmail Heniyye ile ziyaretimizin son akşamında ansızın buluşuyoruz. Sürpriz oluyor bizim için bu. Duruşu ve konuşması ile çok sempatik bir halk lideri olduğunu yansıtıyor bize, Heniyye. “Merhaba Asitaneli kardeşlerim!” diyerek karşılıyor bizi. O da her Filistinli gibi ümit aşılıyor etrafına. Pes etmediklerini ve yola devam ettiklerini söylüyor. “Tüm badireleri aştığımız gibi bu ambargoyu da aşacağız.” diyor. “Aslında Refah Sınır Kapısı’nın yıkılması ile ablukanın başarısız olduğu görülmüştür.” diyen Heniyye, Türk halkının Gazze’ye olan yardımlarından dolayı müteşekkir olduğunu ifade ediyor.
Ayrılırken, “Gazze topraklarından, mübarek Filistin diyarından, Kuds-ü Şerif’ten kardeş Türkiye halkına şahsım, Hükümetim ve halkım adına en içten selamlarımı iletiyorum,” diyor.
Biz geldik, kalbimiz orada kaldı...



Top
AnasayfaİHH HakkındaYayınlarımızGönüllüFoto GaleriİletişimArama