03.01.08
|
İnsan var ama insan hakları yok
Yaşadığımız dünyada “insan hakları”, “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlar sıkça dile getirilmekte ancak, tartışma konusu dahi yapılamamaktadır. Bu kavramları çokça kullananlar, en temel insan haklarını rahatlıkla ihlal edebilmektedirler.
Şüphe yok ki, hem insan hakları kuruluşlarının hem de bu konuda faaliyet gösteren savunucuların amacı; hakların ihlal edilmediği, kimseye haksızlık yapılmadığı bir dünyanın oluşturulmasıdır. Bu amaç doğrultusunda, insan hakları savunucuları ve/veya insan hakları kuruluşları olarak, yaşadığımız ülkedeki insan hakları ihlalleri ile mücadele etmemiz kaçınılmazdır. Fakat hak mücadelesini, yaşadığımız ülke ile sınırlandırmak mümkün değildir. Esasen böyle dar bir çalışmanın başarı şansı da yoktur.
Dar anlamda insan hakları savunuculuğunda, geniş anlamda hak savunuculuğunda, genişlik itibariyle olabildiğince sınırsız düşünmek gerektiği gibi, derinlik itibariyle de olabildiğince derin düşünmek gerekmektedir. Bu mücadelede, sınırlara bağlı kalınmamalı ve önümüze sunulan kavramlarla ve kalıplarla sınırlı düşünülmemelidir.
Teoride olan insan hakları pratikte yok
Amaca ulaşmak için öncelikle “insan” ve “hak” kavramları üzerinde durmak, bu kavramların içini gerektiği gibi doldurmak zorunludur. Ayrıca bu kavramlar üzerine dünyada ortak bir dil oluşturmak gerekmektedir. Günümüz dünyasında yaşananlar, bu hususun ne kadar temel bir konu olduğunu ortaya koymaktadır. Yaşadığımız dünyada “insan hakları”, “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlar sıkça dile getirilmekte, ancak tartışma konusu dahi yapılamamaktadır. Böyle olduğu halde bu kavramları çokça kullananlar, en temel insan haklarını rahatlıkla ihlal edebilmektedirler.
İnsan haklarını nasıl bir ortamda savunuyoruz?
1945 yılında Hiroşima’nın nüfusu 400 bin idi. 6 Ağustos 1945 günü saat 18:15’te atılan atom bombası ile şehrin yüzde 90’ı haritadan silindi; 130 bin kişi öldü. 9 Ağustos 1945’te ise Nagazaki’ye atılan atom bombası nedeniyle de 20 bin kişi öldü, 50.000 kişi yaralandı.
Ölen bu insanların tamamına yakınını sivillerin, kadınların ve çocukların oluşturduğunu ifade etmeye bile gerek yok.
20. Yüzyıl insan hakları adına büyük kayıplarla geçmiştir
Durumun vahametini ortaya koymak bakımından bir sayı vermek gerekirse; “20. yüzyılın ikinci yarısında dünyanın çeşitli yerlerinde 250’den fazla silahlı uyuşmazlık görüldü, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 86 milyondan fazla sivil bu çatışmalarda yaşamını yitirdi; 170 milyonu aşkın kişi temel haklarından, mülkiyetinden yoksun kaldı.” (Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, 3. Baskı, s. 345-346) Bu sayılara askeri kayıplar dahil olmadığı gibi, son Irak, Afganistan, Filistin ve Lübnan işgallerinde hayatlarını kaybedenler de dahil değildir.
Bu vahim ihlaller “insan hakları”, “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü”, “özgürlük” ve “demokrasi” söylemleri eşliğinde yapılmaktadır.
Belki de tarihte en çok görülen insan hakkı ihlali, yaşadığımız modern çağda yapılmaktadır. Bahsettiğimiz en temel ihlal, doğuştan gelen, vazgeçilmez, devredilmez “hayat hakkı”nın ihlalidir.
Masumları öldüren ülkeler insan hakları raporları yayınlıyor
Benzeri ihlaller günümüzde televizyonların canlı yayınları eşliğinde devam etmektedir. Bu ihlallerin akıllara durgunluk veren yönü ise, sivil ve masum insanların en temel hakkı olan hayat hakkını ortadan kaldıranların, rahatlıkla insan hakları raporları yayımlayarak bazı devletlerin insan haklarını ihlal ettiklerini ifade edebilmeleridir. Bu çelişki, insan hakları kuruluşları ve insan hakları aktivistleri tarafından gündemde tutulmalıdır.
Bu hal bize, hem bu kavramların hem bu kavramları ortaya atanların samimiyetinin hem de kavramların ortaya çıktığı kültürlerin sorgulanmasının zorunlu olduğunu göstermektedir.
Adaleti tesis eden kanunlara ve erdemli hukukçulara ihtiyacımız var
Günümüz dünyasında yoğun olarak yaşanan hak ihlallerinden hareketle diyebiliriz ki; zamanımızın hukuku, hukukçuları ve insan hakları mekanizmaları da bu ihlalleri önleme noktasında yeterli olamamıştır. Bu tespitten sonra “İnsan olarak ne yapabiliriz? İnsan hakkı ya da hak savunuculuğuna nereden başlamak gerekir?” soruları üzerinde ciddi olarak düşünmemiz gerekmektedir.
İnsan hakları mücadelesinde iki unsur, önemini çok net olarak hissettirmektedir. Bunlardan birincisi, uygulanacak olan hukuk sistemi; ikincisi ise bu hukuku uygulayacak olan insan unsurudur. Bu konudaki hukuk normlarının, hukukun genel ilkelerine ve fıtrata uygun olma zorunluluğu vardır. Bu da tek başına yetmeyecektir. Zira mükemmel olan hukuk normlarını ruhuna uygun olarak uygulayacak olan fıtratı bozulmamış, erdemli, ahlaklı hukukçulara ihtiyaç vardır.
Hukuk normları ile onu uygulayacak olan insan unsurunun önemini bir örnekle ortaya koymamız mümkündür. 1791 tarihli Fransız Anayasası, 1789 bildirgesinden esinlenerek insanların doğuştan gelen vazgeçilmez ve devredilmez haklarını sayar; ancak bu hakların, Fransız kolonisi ve sömürgelerinde yaşayan insanlar için geçerli olmadığını açıkça hükme bağlar. Bu norm, o günkü Fransız pozitif hukukunun en üst normu olan anayasa normudur; ancak hukuka aykırıdır. Onun bir anayasa hükmü olması, hukuka uygun olması anlamına gelmemektedir. Bu normu belirleyen anlayış, norm ve bunu uygulayan insanlar bir araya gelip Afrika’da milyonlarca insanı acımadan öldürmüşler; en temel hak olan hayat hakkını ihlal etmişlerdir.
Sadece insanın değil diğer canlıların da hakları ihlal ediliyor
Modern çağdaki ihlallere baktığımız zaman, esasen yalnızca insan haklarının ihlal edilmediğini, aynı zamanda diğer canlıların ve hatta eşyanın haklarının da ihlal edildiğini görüyoruz. En genel anlamda, yapılan bazı ihlaller, ekolojik dengenin bozulması, susuzluk, kuraklık vb. sonuçları doğurmaktadır. Bu sonuçlar yine insana dönmekte, insan sağlığını ciddi anlamda tehdit etmektedir. Bütün bunlar, yaşadığımız çağdaki insan, nesne ve hak tasavvurlarının da yanlış bir zemine oturduğunu göstermektedir.
İnsanlığın, insanın ve hatta bütün mevcudatın muhafızı olan değerlerin üstü, hakim modern kültür tarafından örtülmektedir. Hatta bu değerlerin öğrenilmesi veya uygulamaya geçirilmesi bile bazen pozitif hukuk normları ile (anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik vs),bazen de fiilen yasaklanmaktadır.
“İnsan hakları aktivistlerinin karşılaştığı engeller nelerdir?”sorusuna yanıt olarak;
- Devlet otoritesinin hukuka aykırı olarak kullanılması,
- Kamu görevlilerinin hukuk kurallarına uygun davranmaması,
- Kamu görevlilerinin kamu güvenliği, kamu yararı gibi kavramları yanılış yorumlamaları,
- Mahkemelerin adaleti amaçlamadan karar vermeleri,
- Mahkemeler üzerine yapılan baskılar,
- Hukuka aykırı otoriter ve totaliter yönetimler,
- Kamu görevlilerinin yeterli eğitim ve öğrenim görmemiş olmaları,
- İnsan hakları savunucularının ve/veya insan hakları kuruluşlarının ekonomik imkansızlıkları, gibi sebepler ilk etapta sıralanabilir.
Bu liste sayfalarca artırılabilir. Bu tespitler mutlaka yapılmalı ve çözümleri aranmalıdır. Ancak unutulmamalıdır ki sorunun temeli başkadır. Sayılanlar ise sorunun görünen çok küçük bir kısmıdır.
Yapılması gereken şudur: Zamanımızda hâkim olan insan tasavvuru ve hukuk anlayışı tamamen değiştirilmelidir. Yepyeni bir insan tasavvurunun oluşturulması, yepyeni bir hukuk anlayışı ve sisteminin geliştirilmesi gerekmektedir. İnsanlığın kurtuluşu, barış, huzur ve refahı için bu zorunludur. Bu nokta, gerçek anlamda insan hakları savunucularının başlangıç noktasıdır.






