Kurban, Kurbanla İyiliğe Ortak Ol

06.01.07

 

İnsan haklarını anlamak

Günümüzde, insan hakları kavramı, hukuki, siyasi ve felsefi tartışmaların merkezinde yer almakta; devletlerin iç ve dış politikalarının meşruiyetinin sorgulanmasında kullanılmaktadır. Artık evrensel insan hakları ile uyumluluk göstermeyen siyasal ve hukuki rejimlerin, meşruluk sıfatını kazanmaları mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte insan hakları kavramının tanımı, içeriği, kapsamı ve düşünsel temelleri üzerindeki tartışmalar sona ermemiştir. Bu tartışmalar iki noktada yoğunlaşır: İnsan haklarının neler olduğu veya olması gerektiği ve evrensel olduğu iddia edilen insan hakları anlayışının her toplumun kendi kültürü ile uzlaşıp uzlaşamayacağı.

Enver Erdem SELÇUKLU

 

İnsan hakları kavramının tanımlanması

İnsan hakları, “kişinin sırf insan olması hasebiyle sahip olduğu haklar” olarak tanımlanmakta, ancak bu tanım “hak” ve “insan” kelimelerine verilen anlamlara göre değişime uğramaktadır. İnsan haklarının kaynağı ve temellendirilmesi konusunda ise, tarihsel süreçte çoğunlukla “doğal haklar” görüşü dayanak olmuştur. Bu görüşe göre; insanın doğuştan sahip olduğu haklar vardır ve bunlar mutlak, devredilemez ve vazgeçilemez niteliktedir. Bu haklar devletten ve toplumdan önce var olup zaman ve mekandan bağımsızdır; bütün insanlar bu haklara sahiptir. Hakların devlet tarafından verilmediği, devlet kurulmadan önce de var olduğu görüşüyle, baskıcı rejimlere karşı özgürlüklerin güvence altına alınmasında önemli adımlar atılmıştır.

 

Başlangıçta ilahi temellere dayanan “doğal hukuk” anlayışından rasyonalist ve seküler bir “doğal hukuk” anlayışına ulaşılmasının bir sonucu olarak artık insan haklarının kaynağı ilahi kaynaklardan arındırılarak, insan doğası ve insan gereksinimleri olarak ifade edilmektedir. Bu anlayışa göre, insan hakları kişilerin maddi ve manevi temel gereksinimlerini karşılamalarına yarayan araçlar olarak kaynağını insanın ahlaki doğasından alır. Uluslararası insan hakları belgelerinde de bu noktaya işaret edilerek insan haklarının kişinin özündeki onurdan kaynaklandığı belirtilir.

 

İnsan haklarının tarihsel gelişim süreci

İnsan hakları, temelde, insanlığın tarihsel süreç içerisinde meydana getirmiş olduğu kültürel değerlerin bir birikimini yansıtır. Ancak, uluslararası arenada Batılı devletlerin baskın güç olmasına paralel olarak, insan hakları ile kastedilen ve hakim olan, Batı sisteminin anladığı şekliyle modern anlamda insan haklarıdır. Söz konusu anlayış, 16. ve 17. yüzyılda Batı Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve toplumsal dinamiklerinden doğmuş olan, merkezinde insanın (bireyin) yer aldığı bir insan hakları formülasyonudur ve bu da bir bütün olarak Aydınlanma Çağı’nın ürünüdür. Buna göre, siyasal hakların kaynağı, bu hakları koruyan yazılı yasalara değil, insanlık onuruna, doğal haklara dayanır.

 

Siyaset teorisinde otoriteyi değil özgürlüğü merkeze alan ve insanların yaşamak, hürriyet ve mülkiyet sahibi olmak için doğal haklara sahip olduğunun ortaya konmasıyla, otoriter baskıcı iktidarlara darbe indirilmiş, 17. ve 18. yüzyılların üç büyük devrimi olan İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri düşünsel köklerini doğal hukuk doktrininden almıştır. Ancak belirtmek gerekir ki, Batı medeniyeti Antik-Yunan felsefesi, Roma hukuku, Yahudi-Hıristiyan geleneği, hümanistik reformlar ve akıl çağı kavramını içeren bir yapıdır ve bu tarihsel sürecin köklerini buralara kadar uzatmak mümkündür. Bugün ise, Batı medeniyeti meşruiyetini liberal demokrasi, hukukun üstünlüğü ve hukuk devletine dayandırmakta ve liberal ekonomik sistem üzerinde yükselerek dünyaya hakim olmaktadır.

 

İnsanlığın insan hakları için verdiği savaşımın tarihi çok eskilere dayanmakla beraber, terim olarak, “İnsan Hakları”nın (human rights, droit de I’homme, Menschenrechte) kullanılması oldukça yenidir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlık kazanmış ve nihayet 1948 yılında BM Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul etmiştir. 1950 yılında da Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni onaylamıştır.

 

İnsan haklarının evrenselliği

Evrensellik, kavram olarak tüm insanlar için her zaman ve her yerde geçerli olma özelliğidir. İnsan doğası dil, din, cins ve ırk ayrımlarına bağlı olarak değişmediği için ondan kaynaklanan haklar da yeryüzünün hangi bölgesinde yaşarsa yaşasın tüm insanlar için aynı olmalıdır. Ancak, evrensel olarak kabul edilen insan hakları kavramının tarihsel bir aşamada Batı’da ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Oysa bu durum evrensel olmanın aksine zaman ve mekan bakımından sınırlı bir tarihsel olguyla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Bugün insan hakları alanındaki en önemli gelişmeye baktığımızda, bu hakları korumanın ve geliştirmenin devletlerin bir iç sorunu olmaktan çıkıp uluslararası bir sorun haline geldiğini görmekteyiz. Uluslararası alanda benimsenen standartların ve kurulan mekanizmaların ise Batı medeniyetinin ortaya koyduğu insan hakları anlayışını yansıttığı da bir gerçek. Peki, bu durumda evrensel insan haklarından söz etmek ne kadar mümkün?

 

İnsan haklarının evrensel olduğunu savunanlara göre; Batı’da doğmuş olması, insan haklarının kültürel olarak rölatif olmasını gerektirmez. Çünkü insan hakları, kültürel farklılıkları aşan, daha doğrusu bütün kültürlerde var olduğu ümit edilen bir değeri, yani insan onurunu korumaya yönelik taleplerin ortak adıdır. İnsan haklarının rölatif olmaması başlıca iki şeyi ifade eder: Birinci olarak, insan haklarının korunması zorunlu olarak Batılı toplumların kültürlerinin, bu kültüre özgü değer ve normların korunması anlamına gelmez. İkinci olarak Batılı olmayan herhangi bir kültürün mensuplarının, insanın temel değer ve onurunu çiğneyen uygulamaları yerel kültürlerine dayanarak haklı göstermeye çalışmaları da kabul edilemez. Belirtilmesi gereken bir diğer husus da şudur ki, insan haklarının ahlaksal evrenselliği “uluslararası normatif evrenselliğe” ulaşmıştır. Çünkü, hemen hemen bütün devletler evrensel bildiri ve sözleşmelerde benimsenen hakları güvence altına almayı, en azından söylem düzeyinde onaylamışlardır.

 

Bu görüşlere karşılık, “kültürel görecilik (rölativizm)” olarak adlandırılan düşünceyi savunanlara göre; uygarlıklar ve kültürler birbirlerinden farklıdırlar, çünkü onlarda hakim olan kavramlar özde birbirlerinden farklıdır. Bu nedenle Batı uygarlığının bir ürünü olan bireycilik, liberalizm, anayasal yönetim, eşitlik, özgürlük, yasa hakimiyeti, demokrasi, serbest pazar, laiklik ve insan hakları gibi kavramların, İslam, Hindu, Budist veya Ortodoks Hıristiyan kültürü gibi farklı kültürlerde yaşama şansı bulması imkansızdır. Batı’nın bu tür kavramları yaymaya çalışmasını “insan hakları emperyalizmi” olarak nitelendiren bu çabalar, bir karşı tepkiyi ve yerli değerlerin yeniden tasdikini doğurmaktadır. Bu tezler, postmodernistler tarafından da hararetle savunulmaktadır. Bu görüşe göre de, Batı’nın Descartes’la başlayan, 18. yüzyıl Aydınlanma düşünürleri ve Kant’tan geçerek pozitivizmle doruk noktasına ulaşan kültür ve göreneklerden arınmış evrensel bir insan, evrensel bir akıl, evrensel nesnel bir doğru olduğu anlayışı vardır ve bu anlayış Batı-Avrupa benmerkezciliğinin, sömürgeciliğinin ideolojik bir aygıtı olarak iş görmüştür. Oysa gerçek bunun tam aksidir. Bütün anlamlar, bütün değerler, bütün kavramlar birbirine eşittir ve onların hakim oldukları kültürlerin de birbirleriyle karşılaştırılması; nesnel, evrensel ve tek bir anlam, değer veya kurumdan bakarak yargılanması söz konusu olamaz.

 

Kanımızca, evrensel düzeyde bir insan hakları hukuku ve koruma sistemi giderek yaygınlaşmış olmakla beraber, bu sistemin Batı medeniyetinin kendi kültürel köklerinden arınmış ve tüm dünyayı kuşatacak öze sahip olduğunu düşünmek bir yanılgı olacaktır. Bunu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Müslümanlarla ilgili verdiği kritik kararlarda açıkça gördük. Ayrıca, insan hakları kavramının Batılı devletlerce dünyaya egemen olma yolunda siyasi bir araç olarak kullanıldığı da yadsınamaz bir gerçektir. Bugün tek hegemon güç haline gelmiş olan ABD’nin, 11 Eylül bahanesiyle, küresel anlamda başlatmış olduğu savaş da bu durumun bir göstergedir.

 

Her şeye rağmen, insan hakları konusunda tüm insanlığın ittifak ettiği haklar mevcuttur. Ancak bunların korunması ve gerçek anlamda neler olduğunun tespiti, emperyalist Batı medeniyeti karşısında diğer medeniyetleri temsil eden devletlerin güçlenerek bir denge kurmalarına bağlıdır.

 

Barış için adalet arayışı: Uluslararası Ceza Mahkemesi (Av. Gülden Sönmez)

Geçtiğimiz ve yaşadığımız çağlar, devletlerin ve devlet dışı güçlerin güce endeksli politikalarının vahim sonuçlarının yaşandığı örneklerle doludur. Hiçbir hukuki kural tanımayan savaşlar, işgaller söz konusu iken bu arada soykırımlar, kölelik, imha hareketleri, işkence, tecavüz, kaybettirme gibi insanlık dışı muamelelere tanık olunmaktadır. Bu süreçte, bu suçlarla ilgili hep kazananların kaybedenleri yargıladığı sözde adil yargılamalar gerçekleşmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra insan haklarını koruma adına birçok mekanizma geliştirilmiş; ancak toplu ihlallerin önüne geçilememiştir. Nuremberg ve Tokyo Mahkemeleri örneklik teşkil etse de geçici ve olaylara özgü yapılar olmaları nedeniyle kalıcı çözümler üretilememiştir. Öte yandan başta BM olmak üzere, oluşan daimi uluslararası mekanizmaların yapısal sorunları (BM Güvenlik Konseyi’nde beş devletin veto hakkının olması gibi) sonuç almak için umut vermemektedir.

 

“Güvenlik” paranoyasıyla hareket ederken dahi dünyayı yaşanamaz bir yer haline getirme çabası karşısında insanlık vicdanı adalet ve barış arayışını sürdürmektedir. 90’lı yıllara gelindiğinde ise Bosna, Kosova, Ruanda, Çeçenistan ve Filistin’de işlenen suçlar karşısında devletler, sivil toplum kuruluşları ve tüm uluslararası mekanizmalar aciz kalmıştır.

 

İşte bu ortamda insanlığın adalet arayışı, çok etkin sivil talepler ve baskılar sonucunda 15 Haziran -17 Haziran 1998 tarihleri arasında BM’nin öncülüğünde düzenlenen bir konferans ile kalıcı bir sonuca ulaştırılmak istendi. Konferansın sonucunda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargılayacağı suçlar, mahkemede uygulanacak usul ve ilkeler ile mahkemenin yapısını belirleyen 128 maddelik “Roma Statüsü” 21 çekimser ve 7 ret oyuna karşı 120 oyla kabul edildi. Statüye göre bu belge 31 Aralık 2002 tarihine kadar devletlerin imzasına açık tutuldu. 60 devletin imzası ve onayıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi 1 Temmuz 2002’de 60. onay ile kuruldu ve yargı yetkisi başladı. 102 devlet bugün itibariyle onay vererek taraf sıfatını kazandı. Öte yandan başta ABD ve İsrail olmak üzere bazı devletler statüye onay vermedikleri gibi mahkemeyi etkisiz hale getirecek politikaları ve uluslararası mekanizmaları işletmekten geri durmadılar. Özellikle ABD’nin 90 civarında ülke ile ikili anlaşmalar yaparak “hukuksuz cezasızlık” ilkesini işlettiği ve statüye taraf olan devletleri statü hükümlerine aykırı davranmaya zorladığı açıkça biliniyor.

 

Türkiye ise kendi mevzuatı ile Roma Statüsü’nün çelişkisini öncelikle gerekçe göstererek statüyü henüz imzalamamıştır. Ancak Türk Ceza Kanunu’nda ve anayasada yapılan değişikliklerle bu problem son dönemde ortadan kalkmış ve Türkiye’nin de taraf olacağına dair sinyaller verilmiştir.

 

Uluslararası Ceza Mahkemesi, soykırım suçları, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçları konusunda yargı yetkisine sahiptir. Bu suçlardan herhangi birisi

    * Roma Statüsü’nü onaylayan devletin toprakları dahilinde işlendiğinde,
    * Roma Statüsü’nü onaylayan devletin vatandaşı tarafından işlendiğinde,
    * Roma Statüsü’nü onaylamayan bir devlet, bir olay karşısında mahkemenin yargı yetkisini kabul ettiğine dair bir bildirimde bulunduğunda (ad hoc)
    * Suçların işlenmesi, uluslararası barış ve güvenliği tehdit veya ihlal ettiği durumlarda BM Güvenlik Konseyi, durumu uygun şekilde mahkemeye gönderdiğinde, Uluslararası Ceza Mahkemesi statüye taraf olmayan bir devletin ülkesinde ve o ülkenin vatandaşı olan ilgili kişiler hakkında soruşturma açmaya yetkilidir.

 

Uluslararası Ceza Mahkemesi 18 yaşından küçükler hariç, görev itibariyle pozisyonu ne olursa olsun tüm gerçek kişileri yargılayabilir. Mahkemenin kuruluşundan önce işlenen suçlar için yargılama yetkisi bulunmamaktadır. Statüye göre 1 Temmuz 2002’den itibaren işlenen suçlara bakabilecektir. Mahkemenin merkezi Lahey(Hollanda)’de olup Mahkeme gerekli görürse başka yerlerde toplanabilir ve taraf olan devletlerin üzerinde görev ve yetki kullanabilir. Mahkeme için mali kaynak BM bütçesinden sağlanmaktadır.

Statüye konu işlenen bir suç ile ilgili taraf devletlerin ulusal mahkemelerinde yargılama yapılması halinde Uluslararası Ceza Mahkemesi kural olarak yargılama başlatmamaktadır. Ancak ulusal mahkemelerdeki yargılamanın göstermelik veya etkisiz/yetersiz olduğu anlaşılırsa ya da adil yargılama kurallarına uyulmazsa Uluslararası Ceza Mahkemesi statüde yer alan tamamlayıcılık ilkesi gereğince harekete geçebilmektedir.

 

Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne, BM Güvenlik Konseyi’nin talebi ile, Roma Statüsü’ne taraf olan devletlerin talebi ile veya Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısına herhangi bir kaynaktan gelen bilgi, mağdurların veya yakınlarından veya herhangi bir gerçek ya da tüzel kişiden gelecek başvurular yoluyla olmak üzere üç şekilde başvurularak soruşturma başlatılması mümkündür.

Mahkeme suçlu bulduğu ve mahkumiyet kararı verdiği kişilere para cezası, malvarlığına el koyma, 30 yıla kadar hapis ve müebbet hapis şeklinde ceza verebileceği gibi eski hale getirme, tazminat ve rehabilitasyon gibi giderim kararları da verebilir.

 

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluşundan bu yana Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yaşanan ve 1998’den bu yana 4 milyondan fazla insanın yaşamını kaybettiği iç çatışmalar sırasında işlenen suçlar nedeniyle soruşturma açılmış ve soruşturma sırasında çocuk cinayet ve tecavüzlerinin de öne çıktığı görülmüştür. Bu yargılama sırasında 17 Mart 2006’da Thomas Lubanga isimli lider ilk tutuklanan kişi olmuştur.

 

Ayrıca Mahkeme 29 Temmuz 2004’te Uganda’da beş lider ile ilgili soruşturma başlatmış ve tutuklama kararı çıkartmıştır. Darfur, Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Gürcistan, Burundi, Irak, Kolombiya, Lübnan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşınan diğer önemli dosyalardan bazılarıdır.

 

Halen Uluslararası Ceza Mahkemesi saldırı suçunun tanımlanamaması, veto hakkı taşıyan BM Güvenlik Konseyi üyelerinden ABD, Çin ve Rusya’nın statüye taraf olmaması ve İsrail de dahil olmak üzere bu devletlerin Mahkemeyi etkisizleştirme çabası, terör suçlarının tanımı ve statüye nasıl dahil edileceği tartışmaları önümüzde duran önemli sorunlardır.

 

Fakat her şeye rağmen suçların cezasız kalamayacağı ve mağdurlar için adalet olması umudu, suçların işlenmesinde caydırıcı/engelleyici rolü ve cezasızlığın sona ermesi açılarından Uluslararası Ceza Mahkemesi çok önemli bir uluslararası hukuk mekanizmasıdır. Adaletten yana işlevsel olması dilenmektedir. Zira “adalet” olmadan “barış” olamayacaktır.

 

İslam’da insan hakları: İsmet âdemiyetledir (Doç. Dr. Recep zentürk)

Bir hukukta insan haklarının var olmasının birinci temel şartı, o hukukun nesnesinin evrensel insan olmasıdır. Bu konuda hem İslam hem de Batı medeniyetinde hukukçular arasında görüş ayrılığı vardır. Bir grup hukukçu, evrensel insanı hukukun nesnesi olarak görüp, onun hak ve sorumluluklarını belirlemeye çalışmaktadır. Bir başka grup ise, sadece belirli bir devletin vatandaşlarını hukukun nesnesi olarak görüp onların hak ve sorumluluklarını tespite çalışmaktadırlar. Birinci yaklaşım evrensel bir tutum sergilemekte iken ikinci yaklaşım sadece insanlığın belli bir kesimi ile ilgilenmeyi tercih etmektedir. Bu tutumun sonucu olarak, birinci yaklaşım, “evrensel insan hakları” düşüncesini savunurken, ikinci yaklaşım “vatandaş hakları” düşüncesini savunmaktadır. İki yaklaşımın savunucuları da -İslam da dahil olmak üzere- her kültür ve medeniyette mevcuttur. Geçmişi tarihe uzanan bu görüş ayrılığı modern dönemde de devam etmektedir.

 

Dolayısıyla önce şu soruyu sormamız gerekmektedir: İslam hukukunun nesnesi kimdir? İslam hukukçuları bu soruya iki farklı cevap vermişlerdir. Hanefi fukahâsına göre, İslam hukukunun nesnesi “insan” veya “âdemî”dir. Diğer üç mezhebe (Maliki, zafii, Hanbeli) göre ise İslam hukukunun konusu, devletin vatandaşlarıdır. İslam hukukuna göre vatandaşlık iki yolla elde edilir: iman veya emân. Daha açık bir ifadeyle, Müslümanlar imanlarından dolayı, Müslüman olmayanlar (zimmiler) ise devletle yaptıkları antlaşma sebebiyle vatandaşlığa hak kazanırlar. zia da bu konuda Ehl-i Sünnet gibi ikiye ayrılmıştır. Mutezile de genel olarak Hanefi yaklaşımını benimser. Maliki, zafii ve Hanbeli mezhebinden bazı hukukçular da âdemiyet ilkesini benimsemişlerdir. İmam Gazali (zafii), İbn Teymiye (Hanbeli) ve İbn Rüşd (Maliki) bunlar arasındadır.

 

Hukukun konusunu evrensel insanlık (âdemiyet) olarak gören, din ve vatandaşlık ayrımına önem vermeyen evrensel yaklaşıma göre, İslam hukuku bir dünya hukukudur ve yasama alanı bütün insanlıktır. Evrensel yaklaşım, Müslüman hukukçulara sadece Müslümanların veya kendi devletlerinin vatandaşlarının değil dünyada yaşayan bütün insanların ilişkilerini hak ve adalet ilkelerine göre düzenleyen bir hukuk üretme vazifesi verir. Gene aynı yaklaşımdan hareketle, Müslümanlar, tüm dünyadaki insanların hak ve sorumluluklarını belirlemek ve bunları müeyyide ile uygulamakla yükümlüdür. Modern “evrensel insan hakları yaklaşımı” ile İslam hukukunda âdemiyeti esas alan bu yaklaşım arasındaki büyük benzerlik dikkat çekicidir.

 

Ancak, İslam hukukçularının çoğunluğunun (Maliki, zafii, Hanbeli) yaklaşımına göre, Müslüman hukukçular sadece kendi devletlerinin vatandaşları için hukuk yaparlar ve bu hukuku yalnızca kendi devletlerinin sınırları içinde müeyyide ile uygularlar. İslam siyasi otoritesinin dışında kalan insanlar, aynı zamanda İslam hukukunun yasama alanının da dışında kalmışlardır.

 

Âdemiyeti Fıkh’ın nesnesi olarak gören Fukaha, tarih boyunca, insan olmayı hak ve sorumlulukların yegane ilkesi haline getirerek, cins, din, ırk, kültür ve medeniyet ayrımı yapmaksızın bütün insanların haklarını savunmuşlardır. Evrenselliğin kavramsal ve kuramsal temellerini kurgulayan hukuk düşünürleri arasında Ebu Hanife ve İmam Serahsi (ö. 1090) en başta zikredilmeyi hak ederler.

 

Bu noktada akla gelen soru şudur: Niçin söz konusu Fukaha, hukukun ilkesi olarak âdemiyeti vatandaşlığa tercih etmiştir? Başka bir ifadeyle, neden devirlerinde hakim olan vatandaş hakları yaklaşımını bırakarak evrensel insan hakları yaklaşımını benimsemişlerdir? Serahsi’den yaptığımız aşağıdaki alıntı bu konuyu gayet güzel bir şekilde özetlemektedir.

 

        “Allah, insanı emanetini taşımak maksadıyla yarattığından dolayı, kendisinin yükleyeceği sorumluluklara ehil hâle gelsin diye ona akıl ve zimmet (kişilik hakkı) bahşetmiştir. Sonra, ona dokunulmazlık, özgürlük ve mülkiyet hakkı bahşetmiştir ki hayatını devam ettirebilsin ve omuzladığı görevleri yerine getirebilsin. Bu sorumluluk, özgürlük ve mülkiyet hakkı -kişinin mümeyyiz veya gayr-i mümeyyiz olduğuna bakılmaksızın- herkes için doğuştan vardır. Aynı şekilde, hak ve sorumluluk taşımaya uygun zimmet (kişilik hakkı) sahibi olmak da -kişinin mümeyyiz veya gayr-i mümeyyiz olduğuna bakılmaksızın- herkes için doğuştan vardır.” (Serahsi, Usûl, s. 333-4).

 

11. yüzyılda yaşamış bir Türk hukukçusunun kaleme aldığı bu düşünceler, İslam’da evrensel insan hakları tartışmasına ve bu tartışmanın felsefi temellerine büyük ışık tutmaktadır. Serahsi’nin akıl ve zimmet (sorumluluk taşıma hakkı veya teknik ifadesiyle kişilik hakkı) arasında kurduğu ilişki önemlidir. Ayrıca, Serahsi’ye göre kişilik hakkı yanında üç temel hak daha Allah tarafından bütün insanlara doğuştan verilmiştir: dokunulmazlık (ismet), özgürlük (hürriyet) ve mülkiyet. Bu haklar yaşlarına ve düşüncelerinin gelişmişlik seviyesine bakmaksızın bütün insanlara eşit olarak verilmiştir.

 

Serahsi’nin bu metinde sergilediği yaklaşım, Batı hukukundaki evrensel insan hakları yaklaşımı ile çarpıcı bir benzerlik sergilemektedir. Ancak Serahsi’nin kendine has bir kuramı ve kavramsal çerçevesi vardır. Serahsi’ye göre, Allah’ın kainatı yaratırken planı, insanları imtihan etmektir ve bu ilahi gaye, insan hakları olmadan gerçekleşemez çünkü ancak hür ve dokunulmaz insanların imtihanı söz konusudur.

 

Serahsi’nin yukarıdaki yaklaşımı ile Kelamcıların üzerine ısrarla vurgu yaptıkları “kesb” ilkesi arasında önemli bir bağ olduğuna işaret etmek gerekir. Kelamcılara göre, insanların amellerinden mesul tutulabilmeleri için, amellerin onların kesbi yani hür kazanımı olması gerekir. Eğer bir amel, insanın kesbi değilse o kişi o amelden sorumlu tutulamaz. Nitekim cebren, kerhen veya zaruretten dolayı yapılan amellerden insan sorumlu değildir.

 

Kelamcıların teolojik düzlemde tartıştığı bu konuya Serahsi bir hukukçu olarak uygulama açısından yaklaşmakta ve insanın Allah tarafından imtihan edilebilmesi için hür ve dokunulmaz olmasının zorunlu olduğunu belirtmektedir. Başka bir ifadeyle, kesbin gerçekleşebilmesi için “ismet”in yani insanın dokunulmazlığının kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktadır. Öyleyse, İslam hukukunda evrensel insan hakları felsefesinin temelini kesb ilkesine dayandırmak mümkündür.

Ayrıca insanın saygınlığı (kerâmet) ilkesi de İslam’da insan haklarının düşünce temelleri arasında önemli bir yer tutar. Allah Adem’in çocuklarına ayrım yapmaksızın varlık içinde onur bahşetmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle uyrulmuştur: “Andolsun, biz Adem’in çocuklarını yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.” (İsra 17/70).

 

Evrensel olarak bütün insanlara tanınan hakları ifade etmek için İslam hukukunda çeşitli kavramlar kullanılmıştır: darûriyyât (aksiyomatik ilkeler), külliyât (evrensel ilkeler), hukûk el-âdemiyyîn (insan hakları), el-usûl el-hamse (beş temel ilke), ismet (dokunulmazlık), hürmet (dokunulmazlık), v.b.

Başlıkta zikredilen “İsmet ademiyetledir” ilkesi bu bağlamda anlaşılmalıdır. Günümüz ifadesiyle, dokunulmazlık insan olmaktan kaynaklanan bir haktır. Burada söz konusu edilen hak, can, mal, din, akıl, ırz (onur) ve neslin (ailenin) dokunulmazlığını içerir. Bu haklar söz konusu olduğunda cinsiyet ayrımından söz edilemeyeceği için, kadın erkek herkes eşittir.

 

İsmet ademiyetledir ilkesi hukuki müeyyide ile uygulanan bir ilkedir. Bu yüzden yaptırımı olmayan ahlaki kaidelerle karıştırılmamalıdır. Eski çağlardan beri farklı kültürlerde insana saygı konusunda birçok ahlak kuralı ortaya çıkmıştır ama bunların çoğunun yaptırımı olmadığından hukuk çerçevesinde mütalaa edilemez.

Yukarıda sözünü ettiğimiz yaklaşımlar tarihte geniş uygulama bulmuştur. Emevi, Abbasi, Babür ve Osmanlı devletlerinde Hanefi, Endülüs’te ise Maliki yaklaşımı hakim olmuştur. Çağımızda evrensel insan haklarının en önde gelen Müslüman savunucusu Malcolm X olarak görülebilir. Fakat yukarıda kısaca tanıtmaya çalıştığımız şekliyle tarihten gelen kavramsal ve kuramsal temelleri olan evrensel fıkhi yaklaşım günümüzde büyük ölçüde unutulmuş olduğundan onu çağdaş bir söylemle yeniden ihya edecek araştırmacıları beklemektedir.



Top
AnasayfaHaberlerİHH HakkındaYayınlarımızGönüllüFoto GaleriİletişimArama