Kurban, Kurbanla İyiliğe Ortak Ol

08.02.07

 

Uluslararası hukuk perspektifinden Amerikan müdahaleciliği

ABD’nin özellikle 11 Eylül sonrasında uyguladığı ve Bush Doktrini olarak da bilinen “önleyici savaş” (preventive war) politikası, uluslararası hukuk açısından tam bir meşruiyet felaketidir

Bu yazıda, özellikle 11 Eylül sonrası dönemde, ABD öncülüğünde giderek artan sınır ötesi müdahalelerin uluslararası hukuk çerçevesinde ne anlam taşıdığı tartışılmaktadır. Bu bağlamda uluslararası hukukun devletlerin egemenlik haklarına nasıl yaklaştığı, hangi durumlarda sınır ötesi müdahalenin meşru görüldüğü ve bu zeminde ABD, İsrail ve İngiltere gibi revizyonist ülkelerin uluslararası hukuk açısından durumları ele alınmaktadır.

Hukuk, en genel anlamda tarafların haklarını sahiplerine teslim etmek demektir. Uluslararası İlişkiler’de de taraflar, esas itibariyle devletler olduğu için uluslararası hukukun ana konusu da, devletler arasındaki ilişkilerin barışçıl olarak nasıl sürdürüleceği ve bir sorun çıktığında barışçıl olarak nasıl çözümleneceği olarak tanımlanmıştır. Uluslararası sistemin bugünkü durumunu belirleyen en önemli olay, 1990’ların hemen başında çift kutuplu sistemin tek kutuplu bir sisteme evrilmesidir. Bu çerçevede Soğuk Savaş dönemi ile ondan sonraki tek kutuplu dünya sürecini birbirinden ayırmak gerekir. Uluslararası sistemin çift kutuplu olarak tanımlandığı süreçte iki süper devlet, birbirlerinin adımlarını hangi politik, ekonomik, askeri ve kültürel düzeylerde karşılayacakları esasına dayalı ikili bir yapı oluşturmuşlardı. Ancak tek kutuplu uluslararası sisteme geçiş süreciyle birlikte ABD, tek süper güç olarak kendini dünya patronluğu konumuna oturtmaya çalıştı. 1990’ların başından 11 Eylül sürecine kadar uluslararası arenada bazı durumlarda müdahaleci (interventionist), bazı durumlarda ise izolasyoncu (isolationist) bir yaklaşım sergileyen ABD, Neocon’ların iktidarı ve 11 Eylül saldırılarıyla birlikte dış politikasında çok daha şahin bir müdahalecilik anlayışına kaydı.

Uluslararası hukuka göre, diğer devletlerce tanınmış her devlet bağımsız ve kendi toprakları üzerinde egemendir. Dolayısıyla bir devletin, başka bir devletin egemenlik hakkını ihlal edecek şekilde davranması meşru ve yasal değildir. Ancak bir devletin egemenlik hakkının ihlal edilebileceği bazı özel durumlar da söz konusudur ve bunlar da uluslararası hukukta tanımlanmıştır. Burada kastedilen en önemli durum temelde insan hakları ile ilgilidir. Eğer bir devlet, kendi egemenlik sınırları içindeki insan haklarını ciddi biçimde ihlal ediyor veya var olan ihlalleri engelleyecek gücü kendinde bulamıyorsa ve bu durum ancak uluslararası bir müdahale ile aşılabilir ise o zaman uluslararası müdahale (international intervention) hakkı doğar. Buna örnek olarak, üzerinde uluslararası meşruiyet tartışması olsa da, 1999 yılındaki NATO’nun Kosova Müdahalesi verilebilir. Bir devletin egemenlik duvarının aşılarak uluslararası müdahaleye maruz bırakılması ancak insani müdahale (humanitarian intervention) çerçevesinde açıklanmaktadır. Bunun dışında, bir devlet başka bir devleti kendi güvenliğine düşman olarak görüyor diye onun egemenlik hakkını, uluslararası meşruiyete dayanmaksızın, ihlal edemez. Bu perspektif, ABD’nin 11 Eylül sonrasındaki temel argümanı olan “dünyanın her yerinde küresel terörle savaş” yaklaşımını gayrimeşru addetmektedir. Bu bağlamda 11 Eylül sonrasındaki Amerikan müdahaleciliğinin uluslararası hukuk açısından meşru olmadığı son derece açıktır.

11 Eylül süreciyle birlikte dış politikasındaki tanımlayıcı kodları güvenlik ekseninde yeniden şekillendiren ABD, yanına İngiltere’yi de alarak, önce 7 Ekim 2001’de Afganistan’a saldırdı. Bu saldırılar, 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak nitelendirilen Usame bin Ladin’in yakalanması çerçevesinde açıklandığı için olsa gerek, uluslararası toplumda Irak saldırıları kadar tepki görmedi. Ancak 20 Mart 2003’de Irak topraklarını yine İngiltere’yle birlikte bombalamaya başlayan ABD, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları ürettiğini ve bunların sadece ABD için değil aynı zamanda başta komşu ülkeler olmak üzere tüm dünya için tehdit oluşturduğunu iddia etti. Ancak ABD’nin kitle imha silahları ekseninde kurduğu müdahale hakkı fikri, kısa sürede tarihe karıştı; çünkü Irak’ta kitle imha silahı diye bir şey yoktu. Sadece Amerikan imha silahları vardı. Bu saldırıları “önleyici savaş” (preventive war) ekseninde meşrulaştırmaya çalışan Amerikan yönetimi, önleyici savaş yaklaşımının meşru olabilmesi için bulunması asgari şart olan şu dört madde çerçevesinde, tüm dünyanın gözünün içine bakarak (Colin Powell’ın BM’de yaptığı gibi) yalan söylemiştir: (i) karşılaşılan tehdidin doğası ve büyüklüğü, (ii) önleyici bir aksiyon gerçekleştirilmezse tehdidin saldırıya dönüşeceğinin büyük olasılık taşıması, (iii) güç kullanmaksızın tehdidi ortadan kaldırma yollarının (diplomasi) tükenmiş olması ve (iv) kullanılacak önleyici gücün, BM Yasası’na ve ilgili uluslararası anlaşmalara uygun olması.

Bu temel argümanlara göre ne ABD’nin, ne İngiltere’nin ve ne de İsrail’in sınır ötesi operasyonlarını uluslararası hukuka göre meşrulaştırmak mümkündür. Ancak, örnek olarak, bugüne kadarki sayısız BM kararı ve kınamasına rağmen İsrail’in hala gayrimeşru bir biçimde davranabilme gücünü ve cesaretini kendinde bulabilmesi şu iki unsura bağlı olabilir: İlki arkasındaki Amerikan gücünün hukuktan üstün ve daha çok iş yapar olduğuna inanması; ikincisi ise başta BM olmak üzere uluslararası kurumların ve elbette özellikle uluslararası hukukun işlev ve reflekslerinin zayıf olmasıdır. Bu bakımdan iki temel tartışmanın yapılması kaçınılmazdır. Birincisi sadece güce dayalı bir uluslararası sistemin aslında ne kadar yıkıcı olduğunu görmek ve buna mukabil, uluslararası hukukun daha sağlam ve geçerli olduğu bir sistemin yollarını aramaktır. İkincisi ise etkin ve işlevsel olmayan uluslararası kurumların ya uygun biçimde revize edilmesi ya da bunların yerine çok daha etkin kurumların inşa edilmesidir. Bu noktada yine aslında temel problemle yüzleşmekteyiz: Uluslararası sistemin büyük aktörleri, kendi konumlarını kaybetmemek için her türlü saldırgan politikayı uygulamakta kararlı iken uluslararası hukukun ve meşruiyetin hakikaten gözetildiği bir dünya kurmak nasıl mümkün olabilir? Bu soru, siyaset bilimcilerin ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının en çok kafa yorduğu sorulardan biri olarak zaten tartışılmaya devam etmektedir. Ancak, üzülerek belirtmek gerekir ki, bu süreçten zarar görenler yine masum insanlar ve çoğunlukla da Müslümanlar olmaktadır.

Sonuç olarak ABD’nin özellikle 11 Eylül sonrasında uyguladığı ve Bush Doktrini olarak da bilinen “önleyici savaş” (preventive war) politikası, uluslararası hukuk açısından tam bir meşruiyet felaketidir. Ancak bu saldırgan politikalar karşısında uluslararası hukukun ve uluslararası kurumların çaresiz kalması da bir o kadar kaygı vericidir. Çünkü eğer uluslararası hukuk, devletler arasındaki sorunları barışçıl yollarla çözüme kavuşturma misyonunu idame ettiremez bir duruma düşmüşse o zaman realistlerin savunduğu gibi uluslararası sistem tam bir anarşik ölüm-kalım mücadelesine dönmüş demektir. Bunu engellemenin yolu, başta ABD ve İsrail olmak üzere diğer bazı revizyonist devletlerin uluslararası hukuk çerçevesinde davranmalarını mümkün kılmaktır. Bunun için de sözde değil, gerçekte var olan bir uluslararası hukuk düzenini inşa etmek gerekmektedir. Modern anlamda uluslararası hukuka en büyük vurgulardan birini yapan Hollandalı hukukçu Grotius’un da dediği gibi: “Nasıl ki günübirlik avantajlar için ülkesinin yasalarını ihlal eden bir yurttaş gelecekteki avantajlarını kaybederse, devletler hukukunu ve tabii hukuku hiçe sayan bir devlet de gelecekteki huzurunu koruyacak olan duvarları yıkar.” Bugün, işlerliği ne kadar tartışılsa da, BM’yi ve tüm uluslararası hukuk normlarını ayakları altına alan ABD, yarın aynı uluslararası hukuk kurallarına ihtiyaç duyacaktır. Bugün etrafındaki koruma duvarlarını hızla yıkmaya devam eden Amerikan aklı, eğer böyle devam ederse, yarın kendini koruyacak hiçbir sığınak bulamayacaktır.



Top
AnasayfaHaberlerİHH HakkındaYayınlarımızGönüllüFoto GaleriİletişimArama