17.11.07
|
“Geri kalan” halkları “medenileştirme” projesi: Misyonerlik
Amerika’nın keşfinden sonra Afrika sahilleri, Ortadoğu, Hindistan ve Doğu Asya ülkelerinin ardı ardına kolonileştirilmesiyle birlikte Batılı güçler kendilerinden aşağı gördükleri halkları “medenileştirme” misyonuyla onlara dinlerini ve kültürlerini zorla aktardılar. Bugün gelinen noktada, dünyanın hemen her bölgesinde faaliyetlerini sürdüren misyoner kuruluşlar, özellikle ihtiyaç sahibi geri bırakılmış coğrafyalarda eğitim ve sağlık gibi alanlarda çalışmalar sürdürerek, “misyon”u yayma çalışmalarına devam ediyorlar.
Hıristiyanlık tarihinde misyonerlik Nasıralı İsa’yla başlar. Matta İncili’ne (28:18-20) göre Hz. İsa havarilerini toplamış ve onları “müjde” (euangelion) olarak adlandırdığı mesajı tüm dünyaya yaymaları için görevlendirmiştir. Hıristiyanlara göre İsa’nın ölümünün ardından Kutsal Ruh’un gücüyle devam ettiğine inanılan misyonerliğin temelinde, Hz. İsa’nın yaşamı, mesajı, ölümü ve dirilişi yatar. Başlangıçta bu mesajın iletilmesi sadece Yahudilik içinde iken değişim iki olayla gerçekleşir: Yahudi olmayanların vaftizi kabul etmeleri ve Yahudilerin çoğunun İsa Mesih’i reddetmeleri. Karşılaştıkları zulümler Kudüs’te sayıları giderek artan Hıristiyanları şehrin dışına iter (Resullerin İşleri, 8). Samarya, Sezarya, Kıbrıs, Finike ve Antakya gibi şehirlerde Yunanlılara İncil vaz edilir. Ardından ticaret yolları üzerinden İncil mesajı Akdeniz’e ve Karadeniz’e ulaşır. Piskopos Soter, 166 yılında Hıristiyanların sayısının Yahudilerinkini geçtiğini kaydetmektedir.
Hıristiyanlığın en çok tanınan ve en önemli misyoneri hiç şüphesiz Tarsuslu Aziz Pavlus’tur. Pavlus, Hıristiyan olduktan sonra kurduğu yerel kiliselerle Roma İmparatorluğu’nun belli başlı şehirlerinde Hıristiyanlığın tohumlarını atmıştır. Her ne kadar kendisi Romalı askerler tarafından öldürülmüş olsa da bu faaliyetlerinin meyvesi, 380’de Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olarak tanınmasıyla alınmıştır. Böylece o zamana kadar düzensiz ve daha çok manevi bir hareket olarak yürütülen misyonerlik o tarihten itibaren sistematik, hiyerarşik ve politik bir yapıya bürünmüştür.
Beşinci yüzyıldan itibaren Avrupa hızla Hıristiyanlaşmış ve daha sonra onlara Slav ırklar da katılmıştır. M.S. 400-800 yılları arasında muzaffer kuzey ırklarının ve M.S. 800’den sonra Vikinglerin mağlup güneyin dinini kabul etmelerinde bu halkların kabile hayatını benimsemiş olmaları etkili olmuştur. Nitekim kabile liderinin, kralın ya da imparatorun Hıristiyan olması tebaanın da kitlesel olarak Hıristiyanlığı kabul etmesi anlamına gelmekteydi.
11. ve 12. yüzyıllardan itibaren misyonerlik tarikatlar yoluyla yürütülmeye başlanmıştır. Hıristiyanlıkta manastır hayatı dördüncü yüzyılda Kuzey Mısır’da başlayıp ilk birkaç yüzyıl sadece dünyadan elini eteğini çekmiş keşişlerin manevi hayatıyla ilgiliyken özellikle 13. yüzyıldan sonra tarikatlar dışarıya açılmaya başlamıştır. Avrupa’nın dört asırlık (1200-1600) keşif ve sömürge hareketi boyunca da bu tarikatlar, kilisenin misyonerlikteki eğitim ve propaganda merkezleri olmuştur. Bu dönemdeki önemli misyonerlerin listesine şöyle bir bakmak bile tarikatların dünyayı Hıristiyanlaştırma görevindeki önemini göstermeye yetecektir. Benediktenler, Keltik misyonerler, Fransiskenler, Karmelitanlar, Agustinyenler ve Cizvitler Avustralya hariç dünyanın büyük bölümüne İncil mesajını ulaştırmış; Filipinler, Japonya, Çin, Hindistan ve Afrika ülkelerinde Hıristiyanlığı yaymışlardır. “Cizvit tarikatının kurulması, Roma Katolik Kilisesi’nin misyonerlik tarihindeki en önemli olaydır.” der Stephen Neill. Aynı şekilde 13. yüzyılda Fransisken tarikatının kurulması da misyoner tarikat hareketine büyük bir ivme kazandırmıştır. Asisili Aziz Francis Mısır sultanına kadar giderek ona İncil’den bahsetmiş ve müritlerine de misyonerlik ruhunu aşılamıştır. Onları ikili gruplar halinde “İncil’i ve barışı” dünyanın öteki ucuna kadar yaymaları için görevlendirmiştir.
Misyoner tarikatların başarısı özellikle kurumsal yapılanmalarından kaynaklanmaktadır. Tarikatlar, oldukça geniş hareket alanına sahip olup sadece ve doğrudan Papa’ya karşı sorumludur. Her tarikatın kendi iç kurumsallaşması vardır ve Papalık tarafından nadir müdahaleler dışında hepsi kendi metotlarını uygulamaktadır. Bu bağımsızlık zaman zaman farklı tarikatlar arasında rekabet doğurmuş, ancak bu da onların daha hevesle dinlerini yaymalarını sağlamıştır.
Hıristiyanlığın Roma’nın resmi dini olarak devlet gücüyle buluştuğu andan itibaren misyonerlik faaliyetleri de sadece dini ya da manevi amaçlı olmaktan çıkıp temelinde hep gizli ya da aşikar siyasi bir ajanda barındırmıştır. Avrupa’da aşırı nüfus nedeniyle ekonominin giderek kötüye gittiği bir dönemde, genç Avrupalıların Doğu’nun zengin topraklarında müreffeh bir gelecek hayaliyle katıldığı Haçlı Seferleri, muhakkak ki “kutsal savaş” olmanın ötesinde dünyevi anlamlar da barındırmaktaydı. Aynı şekilde, Vasco de Gama ile başlayan Avrupalı güçlerin Batılı olmayan dünyayı ele geçirişi, Hıristiyanlığın yayılmasından ziyade bu topraklardaki kaynakların sömürülmesi ve kültür emperyalizmi hedefini taşıyordu. Papa’nın 16. yüzyılda Portekizlilere Asya’da Hıristiyan dinini yaymak için sağladığı himaye ve onları “fetih hakkı”yla ödüllendirmesi ise bu gerçeği değiştirmiyordu. Amerika’nın keşfinden sonra Afrika sahilleri, Ortadoğu, Hindistan ve Doğu Asya ülkelerinin ardı ardına kolonileştirilmesiyle birlikte Batılı güçler kendilerinden aşağı gördükleri bu halkları “medenileştirme” misyonuyla onlara dinlerini ve kültürlerini zorla aktardılar.
Bu dönemde Ortodoks kiliselerinde misyonerlik faaliyetleri Rus girişimlerle sınırlı kalmıştır. Bunun başlıca sebebi ise Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş toprakları kapsayan idaresidir. Protestan kiliseler ise Reformasyon’dan sonraki yaklaşık bir yüzyıl boyunca Katolik Kilisesi’yle mücadeleye yoğunlaştıklarından dışarıya misyoner göndermiyorlardı. Ancak sonraki asırlarda giderek artan sayıda misyoneri özellikle daha önce İncil’in ulaşmadığı halkların arasına yolladılar. 18. asırdan sonra Protestanlar misyoner cemiyet kurma yolunda büyük bir eğilim gösterdiler ve bu konuda kayda değer bir başarı sağladılar. Nitekim 19. yüzyıl, Katolik ve Protestan misyonerliğinin “büyük asrı” sayılmaktadır.
Misyonerlikte temel hedef, yeryüzünde Tanrı’nın krallığının kurulması, kilisenin insanların kalbine yerleşmesi ve İncil’in henüz ondan haberi olmayanlara iletilmesidir. Ancak bu hedefler belli aşamalardan geçilerek gerçekleştirilir. Öncelikle misyonerlerin hazırlanması ve eğitilmesi gerekir. Daha sonra gruplar veya halklarla iletişim kurulur ve kişi ya da grupların din değiştirmesi sağlanır. Ancak bu aşamadan sonra misyonerler bölgede bir Hıristiyan cemaati kurma ve yerleştirme hedefine yönelir. Misyonerlerin Hıristiyan kültürünü aktarmak için kullandığı yaygın metotlar arasında yerel halkla yakınlık kurabilmek için okullar, hastaneler ve yardım kuruluşları açmak, Hıristiyan edebiyatını üretmek ve yaymak, iletişim araçlarını etkili bir şekilde kullanmak ve İncil grupları oluşturmak yer almaktadır. Fakat bu yöntemler misyonerlerin kendi milliyet ve cemaatine ya da bağlı oldukları kiliseye ve Hıristiyanlığı götürdükleri insanların sosyo-ekonomik ve kültürel yapısına göre değişiklik gösterir.
Misyonerlik yönteminin belirlenmesinde temel soru, faaliyetlerin genişleyerek mi yoksa derinleşerek mi devam ettirileceğidir. Misyonerler genel olarak önce yayılmacı çalışma metodunu kullanmış ve daha sonra evangelizasyonun garanti altına alınması ve sağlamlaşması için merkez kiliseler ve ana istasyonlarca yürütülen daha yoğun metotlara yönelmişlerdir. Misyonerlerin bilhassa günümüzde yaygın olarak kullandıkları bir diğer yöntem ise Aziz Pavlus’un metodudur. Buna göre mümkün olan her yerde bağımsız, yerel kiliseler kurulacak ve onlara tam bir otorite ve misyonun tüm sorumluluğu verilecektir. Bu şekilde eğitim ve yayın organları yoluyla misyoner kilise gelişmekte ve daha da önemlisi, yeni nesil, Hıristiyan inancına göre yetiştirilmektedir.





