“Filistin meselesine daha fazla destek ve ilgi uyandırdık”

Pervin Yakub, Pakistan asıllı bir İngiliz vatandaşı ve İngiltere’de program koordinatörü olarak kamuda çalışıyor. Fatima el-Murabiti (26), Cezayir asıllı bir Belçika vatandaşı ve eğitim psikolojisi uzmanı. “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola koyulan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na Antalya’da katılan ve Mavi Marmara gemisine binen bu iki genç, İsrail saldırısının tanıkları olarak yaşadıkları olayları bizimle paylaştı.

“Filistin meselesine daha fazla destek ve ilgi uyandırdık”

31.07.2010 - “Filistin meselesine daha fazla destek ve ilgi uyandırdık”

Bu röportaj 4 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da Z. Tuba Kor tarafından yapılmış ve Türkçeye çevrilmiştir.

 

Pervin Yakub, Pakistan asıllı bir İngiliz vatandaşı ve İngiltere’de program koordinatörü olarak kamuda çalışıyor. Fatima el-Murabiti (26), Cezayir asıllı bir Belçika vatandaşı ve eğitim psikolojisi uzmanı. “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola koyulan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na Antalya’da katılan ve Mavi Marmara gemisine binen bu iki genç, İsrail saldırısının tanıkları olarak yaşadıkları olayları bizimle paylaştı.

 

Niçin Gazze’ye Özgürlük Filosuna katıldınız?

Pervin Yakub: Bu filoya katılma sebebim, Gazze halkına gönderilmekte olan insani yardıma katkıda bulunmak ve çocuklar, dullar, hastalar gibi muhtaç insanlara sağlık ve eğitim desteği sağlamaktı. İngiltere’de oturup kalmak yerine pratikte bir şeyler yapmak, bu tecrübenin bir parçası olmak ve Filistin hakkındaki farkındalığı daha da artırmak istedim.

Fatima el-Murabiti: Daha evvel Viva Palestina konvoyuna katılmıştım. Çünkü Filistin benim hayatımın bir parçası. Belki 4-5 yaşımdan beri anne-babamdan Filistin’de neler yaşandığını duymaktayım. Şu anda 26 yaşındayım ve şimdiye kadar hiçbir değişiklik olmadı Filistin’de. “Bu nasıl olabilir?” diye kendi kendime soruyorum. Öte yandan ben haksızlık ve adaletsizlikten de nefret ediyorum. İşte bu sebeplerle bu konvoya katkıda bulunmalıyım diye düşündüm ve Gazze halkı için para topladım.

 

Yola koyulmadan evvel bir İsrail saldırısı bekliyor muydunuz? İsrailli yetkililer, filonun geçmesine izin vermeyecekleri konusunda önceden uyarıda bulunduklarını belirtiyorlar.

Fatima el-Murabiti: Bir saldırı? Hayır asla. Başbakan Netanyahu daha evvel şiddet kullanacaklarını söylüyordu. Ancak ben sadece filonun önünü keseceklerini düşünüyordum, masum sivil insanları öldüreceklerini değil.

Pervin Yakub: İsrail daha evvel tehditler savurdu; ancak dürüst olmak gerekirse ben bunu o kadar da ciddiye almadım. Bazı zorluklarla karşılaşacağımız beklentisindeydim; mesela önümüzü kesebilirler, gemiye tırmanabilirler, yanımızda neler olduğunu kontrol edebilirler, insani yardımları alabilirler ve bizi engellemeye çalışabilirlerdi. Bu benim en kötü senaryomdu. Vahşice bir saldırıya gelince, bu kabuslarımda bile bu yoktu.

 

İsrail saldırısından evvel gemideki ortam nasıldı?

Pervin Yakub: Gemide dayanışma ve birlik ortamı hâkimdi. Her şey gayet muntazam ve heyecan vericiydi. Hepimiz ümit doluyduk. Dünyanın dört bir yanından insanlar, tek bir amaç için ve tek bir yöne doğru -ki bu Gazze halkına yardım idi- bir araya gelmişlerdi. Biz böyle bir filonun parçası olma şerefi ve ayrıcalığına nail olduk. Çünkü bu, Filistin’e tarihî, muazzam ve sembolik bir yolculuktu.

Fatima el-Murabiti: Filoda herkes kendi yerini bulmuştu, herkes bu organizasyona bir şekilde katkıda bulunuyordu. Büyük bir aile misali, herkesin bir sorumluluğu vardı. Kadın-erkek herkes mükemmeldi.

 

Saldırı esnasında neler yaşandı? O meşum olayı nasıl tecrübe ettiniz?

Pervin Yakub: Canlı yayında röportaj yapmak üzere beklediğim için bütün gece uyanık kaldım. Savaş gemilerini gözlerimle gördüğümden olsa gerek tedirginliğim gittikçe artıyordu. İHH’nın canlı yayında yaptığı bir röportaj esnasında helikopterler üzerimizde uçmaktaydı. Bu sırada elektrikler kesildi ve röportaj gerçekleşemedi. Ben neler yaşandığına dair arkadaşlarıma facebooktan birkaç mesaj göndermek üzere basın odasına gittim. Saldırıdan hemen evvel biri içeriye girerek savaş gemileri tarafından etrafımızın sarıldığını söyledi. Sesindeki paniği hissedebiliyordum. Yardım istemek üzere bir mesaj daha göndermek üzereydim ki iletişim sistemimizi de kestiler. Güverteye çıktığımda silah seslerini duyuyordum; ne olduğunu tam olarak bilmiyorum ama gemiye bomba gibi şeylerle saldırmaya başlamışlardı. Helikopterdeki kameraya, ateşi kesmeleri için dur işareti yapmaya başladım. Her şey karmakarışıktı. Bu sırada birisi beni tehlikeden korumak için içeri çağırdı. O ana kadar gerçek mermilerle ateş ettiklerini fark etmemiştim. Merdivenlerden koşarak üst kata çıktım. Bu sırada başından yaralı olan ve yaralının başını bandajla sarmaya çalışan iki kişi gördüm. Yaralı ayağa kalktığında onun bir İsrail askeri olduğunu anladım. İyice panik olmuştu. Ona “Her şey yolunda, kimse seni vurmayacak” dedim. Yaralıların tedavi edildiği bölüme götürüldü. Çılgınca bir şekilde yaşananların gerçek değil, bir film olduğunu düşünüyordum. Aynı zamanda sakin olmaya çalışıyordum; çünkü tam bir kaos vardı. Yaralılara yardım etmeye çalışıyordum. Daha sonra anons yapma görevini aldım ve İsrail ordusuna “Lütfen ateşi kesin, insanlar ölüyor”, “Tıbbi yardıma ihtiyacımız var” mesajları yolladım. Belki bir saat, belki de daha fazla durmaları için yalvardım ve daha sonra bu sistemi de kestiler.

Fatima el-Murabiti: Ben saat 3 sularında Belçika’daki insanlarla bağlantı kurmak üzere ikinci katta basın odasındaydım. Çünkü saat 10’da İsrail ordusundan iki gemi radarda görülmüştü. Biz ordunun yaklaşmakta olduğu bilgisini vs. servis ediyorduk. Ancak internet kesildi.

 

Saat kaçta?

Fatima el-Murabiti: Zannedersem saat 4’te.

Pervin Yakub: Evet, aşağı yukarı o saatte. Çok tuhaf ve manevi bir duyguydu. Çünkü bir tarafta ezan okunuyordu, diğer tarafta saldırı henüz başlamıştı. Ben bu durumun çok sembolik olduğunu düşündüm.

Fatima el-Murabiti: Saat 4’te kameramla dışarı çıktım. Filo ile ilgili bir belgesel hazırladığım esnada helikopteri gördüm ve patlamalarla silah seslerini duydum.

 

İsrail askerlerini gördünüz mü?

Fatima el-Murabiti: Askerleri görmedim. Zannedersem henüz gemiye inmemişlerdi. Dışarıdaydım ve içeri girdim. Herhalde iki dakika sonra yaralılar getirilmeye başlandı. Bu benim için gerçekçi bir durum değildi, kabus gibiydi. Her yerde kan revan içinde vurulmuş insanlar görüyorsunuz. Kendi kendime “Hayır, hayır, bunu kayıt altına almalıyım” diye düşündüm, ardından peki “Bunu nasıl yapacağım?” dedim. Çünkü normalde ben çok duygusal bir insanım. Ama Allah bize yardım etti. Gerçekten çok güçlüydüm. İnsanları ölürken görüyordum. Bu bir şoktu aslında.

 

(Bu sorudan sonra Fatima el-Murabiti, acil telefon görüşmesi nedeniyle aramızdan ayrılmak zorunda kaldı.)

 

İsrail gemide teröristlerin olduğunu iddia ediyor. Gemilerde kimler vardı?

Pervin Yakub: Öncelikle İsrail’e terörist tanımının ne olduğunu sormak isterim. Gemide gördüğüm bütün insanlar, aynı hedefler için bir araya gelmiş benim gibi insanlardı. Hedefleri, Gazze halkına insani yardım götürmek, ablukayı kırmak, haksızlık ve adaletsizliğe meydan okumaktı. Gemide her türlü insan vardı; pek çok yaşlı, kadın, genç, hatta hasta insanlar; aynı zamanda akademisyenler, diplomatlar, üst düzey insanlar... Bir terörist nasıl olunur bilmiyorum ama, eğer bana silahlı, cihad çağrıları yapan ve şiddetten bahseden herhangi bir kimse var mıydı diye sorarsanız, “Hayır” derim. Daha önce de dediğim gibi gemide barış havası hakimdi. İsrail’in böyle bir açıklamada bulunmasını ve bu sözü böyle bir bağlamda sarf etmesini çok ama çok çirkin buluyorum... Bu arada merak ediyorum gemilerde eski ABD Başkanı George W. Bush’u mu veya İsrail Başbakanı ve Cumhurbaşkanı Benyamin Netanyahu ile Şimon Peres’i mi görmüşler; kim bilir belki de, terörist bulunduğunu iddia ettiklerine göre!

 

Sizi en çok etkileyen ve hayatınız boyunca unutmayacağınız olay(lar) nelerdir?

Pervin Yakub: Şahit olduğum olaylardan herhangi birisini unutacağımı zannetmiyorum. Ancak beni özellikle üç olay etkiledi: Bunlardan ilki, etrafımızı sardıklarında, barış mesajıyla ve ateşi kesip bize yardım etmeleri talebiyle silahlı askerlere doğru yürümek zorunda kalmamdı. Çünkü anons sistemini kesmişlerdi. Bunu, daha fazla insanın hayatını kaybetmesini önlemek için denemek zorundaydım.    

Unutamayacağım şeylerin ikincisi, cesetlerin arasında bulunmaktı; insanların son nefeslerini vermelerine şahit olmaktı; insanların arkadaşlarının hayatlarını kurtarmak için çaresizce gösterdikleri çabaları seyretmekti. Anonsu bırakıp dönerken henüz yeni yaralanmış olan ve kan kaybeden biriyle karşılaştım. Zannedersem başından vurulmuştu. Bir arkadaşım sanki bir ninni söylüyormuşçasına kulağına dua okuyor, bir başka kız kardeşimizde onu tedavi etmeye çalışıyordu. Babammış gibi ellerini tuttum ve tam bu sırada bir karar verip İsrail tarafına mesaj iletmek üzere ikinci defa gittim. İlk gidişimde silahlarını doğrultup “Git buradan” demişlerdi. İkinci denememin ardından yaklaşık beş-on dakika sonra kendi askerlerini ve kendi silahlarını sormak için İsrail tarafı bizimle bağlantı kurdu. Daha sonra çok yavaş bir şekilde yaralı kardeşlerimizi götürmeye başladılar. Ben de bu yaralı kardeşimiz ile birlikte gitmek istedim ve kapıya doğru askerlerin yanına gittim. Kapıyı açıp silahlarını yüzüme doğrulttular. Rütbeli olduğunu sandığım kişiye dönüp “Lütfen, bu adam ölüyor, başından çok ciddi bir şekilde yaralanmış, acil tıbbi yardım gerekiyor. Lütfen ona iyi bakın.” dedim ve bana “Ona sen iyi bak” dedi. “Onunla birlikte gidebilir miyim?” dedim, “Hayır” dedi. “Lütfen, onunla gidebilir miyim?” dedim, “Hayır” dedi. Silahını bana doğrulttu ve “Git buradan, git buradan” dedi. Oradan uzaklaşmak zorunda kaldım.

Hiçbir zaman unutmayacağım hadiselerin üçüncüsü de, gemideki herkesi korumak için hayatlarını feda etmeye gönüllü olan ağabeylerimizin maşallah cesaretleri. Eğer şu anda buradaysam bu onlar sayesinde. Bizi, gemideki kadınları korumak için kendi canlarını verdiler. Gazze halkının hayatını kurtarmaya çalıştılar; çünkü biz Gazzelilere yaşama ümidini götürüyorduk. Gazzelilerin götürmekte olduğumuz ilaçlara ve tıbbi teçhizata çok ciddi derecede ihtiyaç duyduklarını biliyorduk. Yani tehlike altındaki hayatlar, sadece gemideki insanlardan ibaret değildi. İşte ben bunu hiçbir zaman unutmayacağım. Fotoğraf çektiği için başından vurulan bir ağabeyimizin dul kalan eşini hiçbir zaman unutmayacağım. Sübhanallah o hanımın dik duruşu ve sabrı... Ben hayatım boyunca bunun bir benzerini daha görmedim. O hanım dün burada cenazedeyken yanına gittim, bana gülümsedi ve ağlamama müsaade etmedi; çünkü biliyorsunuz eşi şehit olmuştu. Oğlu da cenazedeydi ve o da aynı şekilde gülümsüyordu. Onlar ağlamazken ben nasıl gözyaşı dökebilirdim...

 

Gemide esir alındınız ve İsrail’e götürüldünüz. Bu süreçle ilgili hikayenizi bizimle paylaşır mısınız?

Pervin Yakub: Gemide 18 veya 20 saat kaldık. Klimayı kapattıkları için çok sıcak ve çok nemliydi hava. Daha önce ise günün erken saatleri olduğu için ve helikopterin rüzgarı nedeniyle çok soğuktu, donmuştuk. Helikopter gidince hava ısınmaya başladı; bizi alt kata içeri soktuklarında ise sıcaktan kavrulduk. İnsanlar bayılıyor veya gözleri kararıyordu. Yaşlılar, hava çok soğuk iken paltolarını giymişlerdi; ama içerisi iyice sıcak hale geldiğinde elleri kelepçeli olduğu için paltolarını çıkaramadılar. Bu nedenle biz ağabeylerimize yardım etmeye ve onlara su vermeye çalıştık. Tuvalete gidebilmek için mücadele ettik, özellikle yalnız başımıza gidebilmek için ısrarcı olduk, çünkü buna müsaade etmiyorlardı. İnsanlar şaşkın vaziyetteydi; nereye gidildiğini, bundan sonra ne ile karşılaşılacağını kimse bilmiyordu.

İsrail’e vardığımızda hava aydınlıktı, ama kararana kadar gemiden ayrılmamıza müsaade etmediler. Bu, çok uzun ve çileli bir süreçti. Gemiden en son inenlerdendim. Etrafta yüzlerce insan vardı, polisler, askerler ve diğer güvenlik görevlileri dahil. Büyük bir kutlama varmışçasına gülüyorlardı; bizi sanki avlamışlar da şimdi onu sergiliyorlarmışçasına adeta geçit töreni yapıyorlardı. Çok küçük düşürücü bir durumdu bu ve bizi küçük düşürmekten zevk alıyorlardı. Diğer herkes için, özellikle de çok kötü muamele gören ağabeylerimiz adına öfkem gittikçe artıyordu. Gemiden indiğimde aslında çok korkuyordum; ama o şartlar altında dahi prensiplerime çok bağlı olduğum için bir kurbanmış gibi yürümek, yüzümdeki korku ifadesini görmelerine imkan vermek istemedim. Bu yüzden ağzımda bir lolipopla gemiden inip yürüdüm ve lolipopla karşılarına dikildim. Şok oldular, “N’apıyor bu?” dercesine bakakaldılar; bir kısmı deliye döndü... Daha evvel gemide başımızda görevli askerlerden biriyle bir olay yaşamıştım. Tuvalete gidip döndüğümde yeni bazı güvenlik görevlileri vardı karşımızda. Sanki bir futbol maçı seyrediyormuşçasına mutluydular. Buna çok üzüldüm ve kameraya doğru zafer işaretiyle yürüyüp “Özgür Gazze” dedim. Anında makineli silahlarını bana doğrulttular; belki 9-10 kişi “Kapa çeneni, kapa çeneni” diye bağırdı. “Hayır, susmayacağım” dedim, “Sus ve otur yerine” dediler. “Hayır, susmayacağım. Ne o? Ne yapacaksınız, öldürecek misiniz?” dedim. İşte o adam “Hadi dene” dedi, “Haydisene asker” dedim. Biraz daha iyi davranan bir asker araya girip bana “Hadi git otur” dedi. İşte takıştığım bu asker, gemiden lolipopla inerken “Sana gününü göstereceğim” dercesine başını sallıyordu.

 

Gemide ve hapishanede herhangi bir işkence ve kötü muameleye maruz kaldınız mı?

Pervin Yakub: Gemideki kötü muamele hepimizin esir alınmasıydı. Bize yiyecek verilmedi ve tuvalete gitmek için mücadele ettik. Üzerlerimizi ararlarken dalga geçip bizi küçük düşürmeye çalıştılar. Hareket ettiğimiz her an bizi tehdit ettiler. Hatta bazılarına vurdular. Birbiriyle konuşanlara veya kendilerine kötü kötü bakanlara tokat attılar veya ittiler. Mesela Usama adındaki bir kardeşimiz askerleri protesto ettiği için onu dövüp dışarı güverteye attılar, ayakları ile ellerini arkadan bağladılar ve ona saatlerce su vermediler. Bu yaşadıklarından dolayı parmağı hissiz hale geldi.

Ben şahsen gemiden indikten sonra kötü muamele ile karşılaştım. Beni fırçaladılar, ittiler ve çimdiklediler. Tişörtümde “Filistin’e Barış” işareti vardı; bu yüzden sandalyemi iterek beni düşürmeye çalıştılar, yüzüme öksürdüler, İbranice küfrettiler ve alay edip hepsi birden gülüştüler. Şişe suyu vermeyip, “Al işte” diyerek ve alay ederek azıcık su verdiler; ben de suya bir şeyler yaptıklarını düşünüp içmedim. Ayakkabılarımı değiştirip spor ayakkabılarımı giymek istediğimde, herkesin önünde (sanki kokuyormuş gibi) “uuuvv” dediler. Ben de spor ayakkabılarımı geri verdiklerinde içime çekip “Hmmm, güzel koku” deyip giydim. Deliye döndüler. Psikolojik üstünlüklerinin daha da artmasını istemediğim için onların yüzlerine bakmaksızın sürekli olarak kendi kendime “La İlahe İllallah Muhammadu’r-Rasulullah” diye mırıldandım. Bu, sessizlikten de beterdi onlar için. Tepemde şarkı söylemeye başladı birisi... Eğer yaptıkları şeylerden dolayı deliye dönmüş olsaydım, hepsi gelip bana vuracaktı. Ama elhamdülillah Allah beni korudu.

 

İHH hakkında ne düşünüyorsunuz?

Pervin Yakub: Konvoya katılmadan evvel İHH hakkında pek bilgi sahibi değildim. Önceki konvoylarda yer alan Viva Palestina ve diğer bazı organizasyonlara katılanlardan vakıf hakkında bazı şeyler duymuştum. Bu organizasyonlara gidip bir sonraki konvoya dahil olmak istediğimi bildirdiğimde, bana İHH öncülüğünde Gazze’ye gideceklerini söylediler. Bunun üzerine onlara kim, nerede ve niye diye sordum. Daha evvel İHH ile bir tecrübelerinin olduğunu, bu vakfın gerçekten profesyonel ve oldukça güvenilir bir organizasyon olduğunu, büyük ve karmaşık bir hareketi organize edebilme kabiliyetlerinin bulunduğunu söylediler. Ben de bizzat İHH’yı araştırdım ve dünya çapında yaptıkları işlerin çeşitliliği beni gerçekten şaşırttı, çok hayran kaldım; inşallah sadece bu projenin bir parçası olmakla kalmam ve fakat dünyanın farklı bölgelerinde, belki de evime daha yakın olan Avrupa içinde, gerçekleştirilen diğer projelere de katılırım diye düşündüm. İHH ile birlikte yola koyulduğum için kendimi çok güvende hissettim; çok liyakat sahibi bir organizasyondu.

 

Sağ salim döndünüz. Şu anda ne hissediyorsunuz? Gazze’ye gidecek bir başka organizasyona katılmak istiyor musunuz?

Pervin Yakub: Kesinlikle; çok daha kararlı bir şekilde Gazze’ye gitmek istiyorum. Bütün bu süreç içerisinde, ben ve benim tanıdıklarım arasında, sübhanallah, bir hata yaptık diye hissettiğimiz tek bir saniye dahi olmadı. Yaşadıklarımızdan dolayı kendimizi ayrıcalıklı hissettik. Çünkü biz, İsrail hükümetinin ve ordusunun dünyada farklı toplumsal statülerden gelen ve hatta makam-mevki sahibi insanlara karşı uygulayabildiği terörü birinci elden görmüş olduk. Bu tecrübe bize, Filistin halkının gerçekte ne ızdıraplar çektiğini azıcık da olsa kavrama imkanı verdi. Filistinlilerin yüz yüze kaldıkları tehlikeleri ve durumlarının aciliyetini bize çok daha fazla hissettirdi. Adaleti savunma ve dünyadaki her insanın haklarına arka çıkma konusunda çok daha kararlıyız artık. Bu şahsi tecrübeden sonra, artık bu bizim çok daha fazla sorumluluğumuz. Bu yüzden, evet, yarın yine Gazze’ye giderim.

 

Bu filonun başarılı olduğunu düşünüyor musunuz veya bu filo ile neler başardınız? Çünkü bazıları “Hayır, pek çok insan hayatını kaybetti ve yaralandı; bu girişim başarısız kaldı” iddiasında. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Pervin Yakub: Gazze’de her gün insanlar ölüyor. Bu nedenle ölüm, yaptığımız şeyi niye yaptığımızın bir parçasıydı aslında. İnsanlar şerefleriyle öldüler, değerlerin ve prensiplerin en üstünü için hayatlarını verdiler. Ölümler için gerçekten çok üzgünüm ve acı çekiyorum; öte yandan bütün bu süreçte ailelerinin sabrına hakikaten hayran kaldım. Ailelerle konuştuğumuzda, sevdiklerinin bulundukları saftan ve bu yolda kazandıkları başarıdan dolayı ne kadar gurur duyduklarını gördük. Maşallah bu duygu çok yoğundu.

“Bu bir başarı mıydı?” sorusuna gelince, hatırlayanınız var mı, başka ne zaman Filistin meselesi dünyanın dört bir yanında tartışma konusu oldu? Başka ne zaman İsrail ve onun gaddar rejimi, bugün olduğu gibi sorgulandı? Başka ne zaman Filistin halkının yaşadığı vahim durumun küresel çapta konuşulduğunu gördük? Biz bu meseleye daha fazla destek, daha fazla sempati, daha fazla ilgi uyandırdık. O halde niye bu bir başarı olmasın? Tarih boyunca çok büyük bedeller ödendi ve başarıya ulaşmak için çok daha fazla kan döküldü. Eğer bizden öncekiler bizim için kanlarını akıtmamış olsaydı, bugünkü haklarımızı elde etmiş olamazdık. Sübhanallah, işte bu nedenle başarının boyutlarını tahayyül dahi edemiyorum. Daha evvel söylediğim gibi, ezan okunduğu esnada saldırıya uğradık ve ben bunun sembolik olduğunu düşünüyorum. Kuşatma altındayken şunu söyledim: “Sübhanallah, şu anda gördüklerimizden çok daha büyük görünmeyen şeyler var. Biz şu anda Allah’ın planının, buna cevabının ne olduğunu bilmiyoruz. Ama bu, bizim halihazırda tahayyül edebildiğimizden çok daha büyük.” Sabırlıydık ve duaya devam ettik. Bütün bu süreç boyunca bu huzurla gittim ve bu huzurla döndüm.

Şunu da eklemek istiyorum. Ateşi kesmelerinin ardından İsrail askerlerinin gemimize geldiklerinde ilk yaptıkları şey, kameraları ve kapalı devre güvenlik sistemlerini kırmak oldu. Böylece dünya onların ne yaptıklarına şahit olamayacaktı. Bizim delillerimize, kameralarımıza ve kayıtlarımıza el koydular. Hukuk üstüne hukuk çiğnediler; uluslararası hukuku ayaklar altına aldılar. Pek çok gazetecinin ve pek çok kişinin kanıtlarını saklamalarına ve yok etmelerine rağmen yüzlerce insanın şahitliğini susturamazlar. Bu yüzden dünya yavaş yavaş ama mutlaka yüzlerce insanın dillendirdiği gerçekleri duyacak.

 

İçtenlikle sorulara cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

 

Bu röportajın orijinal ve uzun haline http://ortadogugunlugu.blogspot.com/2010/06/gazzeye-yeniden-gitme-konusunda-cok.html linkinden ulaşabilirsiniz.



İHH İnsani Yardım Vakfı Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan ve izin almadan yardım toplayabilen bir vakıftır.