Kudüs şehrinde İsrail’in ihlal ettiği insan hakları; Kudüs, işgal tehdidi altında

Kudüs; şehirlerin goncası, evlerin gurur ve huzur kaynağı, Müslümanların ilk kıblesi ve müminlerin ziyaretgâhı…

Kudüs şehrinde İsrail’in ihlal ettiği insan hakları; Kudüs, işgal tehdidi altında

27.06.2011 - Kudüs şehrinde İsrail’in ihlal ettiği insan hakları; Kudüs, işgal tehdidi altında

Dr. Kemal eş-Şerafi, Mizan İnsan Hakları Merkezi

Arapçadan çeviren Mustafa Genç

Filistin Devleti’nin başkenti, 1967’den bu yana İsrail işgalinin baskısı altında inliyor. İsrail projeleri, Müslüman veya Hristiyan bütün Arapları kuşatma altına alma hedefine yönelik olarak etraflarındaki çemberi daraltarak onları boğmak istiyor. Böylece işgalcilerin uydurduğu yasaların da zorlamasıyla Kudüs’ün gerçek sahiplerini göç ettirerek orayı bir Yahudi şehrine dönüştürmeyi planlıyorlar. 19. yüzyılın başlarından itibaren dünyadaki Yahudi liderleri, Kudüs’teki bütün gayrimenkullere yahut arazilere el koymak için önlerine çıkan her türlü fırsatı değerlendirdiler; kimi zaman zorbalıkla kimi zaman da kolay bir şekilde, hile yahut aldatma veya görüşmelerle bunu yaptılar, bunun için her yolu denediler. 1827 senesinde de Kudüs’te birtakım Yahudi mahalleleri kurmak maksadıyla fiilen göçler başlatıldı. 1842 ile 1897 yılları arasındaki süreçte ise Kudüs ve çevresinde 27 yerleşim merkezi, pek çok mahalle ve havra inşa edildi. Bunlardan bir kısmı, gerçekte Yahudi yerleşim birimleri olmasına rağmen, hastane ve yan kuruluşları olarak farklı isimler altında kuruldu.

I. Dünya Savaşı’nın ardından Filistin’in İngiliz Mandası altına girmesinden ve Balfour Deklarasyonu’ndan sonra manda hükümeti 117.000 dönüm araziyi Yahudi temsilciliğine bağışladı. Bu da Kudüs eyaletine bağlı hazine (miri) arazilerinin, yani şehrin yüz ölçümünün yaklaşık %7’sini (6 km2) oluşturuyordu. Manda yönetimi, Filistin’de ve özellikle de Kudüs’te bulunduğu süre zarfında, Yahudilere bağışlanmış arazilerin yüz ölçümünü daha da genişletmeye yardımcı oldu. Sonuçta Kudüs, Uluslararası Siyonist Bölgesi, Yahudi Temsilciliği ve Yahudi Millî Fonu Yürütme Bürosu’nun karargâhı hâline geldi. Ayrıca bölgede 1925’te İbriyye Üniversitesi ve 1939’da da Hedasa Üniversite Hastanesi kuruldu.

1967 savaşından sonra Kudüs İsrail’in eline geçti ve işgal güçleri, ilk andan itibaren şehrin tarihî dokusunu yansıtan el-Meğaribe mahallesini “yerleşime elverişli olmadığı” gerekçesiyle tamamen değiştirmeye kalkıştı. Öte yandan, 1000 Filistinli vatandaş evlerinden çıkartılarak o tarihte “Burak Duvarı” diye bilinen fakat daha sonra “Ağlama Duvarı” olarak adlandırılan duvarın bulunduğu alan inşa edildi. Ayrıca yaklaşık 17.700 dönümlük bir Filistin arazisine de el konuldu. Bütün bunlar, Kudüs’le ilgili çıkabilecek herhangi bir uluslararası kararın ön adımları olarak yürütüldü.

İşgal altındaki Kudüs’ün arazilerine el koyarak Yahudi yerleşim birimlerinin ve mahallelerinin kurulmasının temel amacı, Kudüs ile çevresindeki diğer Arap mahalleleri arasındaki herhangi bir bağlantıya engel olmak ve nihayetinde şehirdeki Arap varlığını, Yahudilerin ablukası altındaki bir bölgeye sıkışmış adacıklar hâline dönüştürmektir. İsrail, işgal altında tuttuğu Kudüs’e tamamen el koyma ve gerçek sahiplerini oradan sürüp bölgeyi bütünüyle Yahudileştirerek hiçbir Arap unsurun bulunmadığı bir yere dönüştürmeye yönelik kararlar almaya devam etti. Nitekim Kudüs’ü ilhak etmek maksadıyla işgalci İsrail Parlamentosu Knesset’e çeşitli teklifler sunuldu. Bu çerçevede 31 Temmuz 1980 tarihinde kabul edilen kanun, Kudüs açısından büyük önem taşıyordu. Bu kanuna göre; “Kudüs’ün tamamı tek bir yapı olarak İsrail’in başkenti olup devlet başkanının, İsrail Parlamentosu Knesset’in, hükümetin ve yüksek mahkemenin merkezidir.” deniliyordu. Üstelik bu kanun, herhangi bir İsrail hükümetinin, İsrail’in Kudüs üzerindeki hegemonyasına zarar verebilecek bir anlaşma imzalamasını da baştan engellemiş oluyordu. Sonraki İsrail hükümetleri de Kudüs şehrini Yahudileştirme sürecini hızlandırmak için pek çok yöntem ve uygulamaya başvurdular. Bunlardan bazıları şöyledir:

Mescid-i Aksa’nın abluka altına alınması ve yıkımı

İsrail, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’ya sahip bir Kudüs’ün, Arap ve İslam kimliğinden asla soyutlanamayacağının bilincindedir. Mescid-i Aksa’nın altında yürütülen ve artık Aksa’nın temellerini tehdit etmeye başlayan kazı çalışmaları, işgalci İsrail’in Aksa’yı ve Kudüs’teki diğer Arap ve İslam mukaddesatını yıkma hedefine yöneldiğinin açık göstergesidir.

Uzun işgal dönemleri boyunca yetkili birimler de, mübarek Mescid-i Aksa’nın altında tüneller açma çalışmalarını yürüttüler. Bu çalışmalar, Aksa’nın temellerini sarsmaya ve tehlike sinyalleri vermeye başlamıştır. Nitekim Mescid-i Aksa’nın yakınındaki el-Meğaribe Kapısı semtinde, BM Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA)’ne bağlı Kudüs İlköğretim Okulu’nun zemininin çökmesi, ileride Aksa’nın başına gelecek felaketlerin habercisi olmuştur.

“İsraile Ait Tarihî Eserler” idaresi ve kolonyalist “el-Ad” kuruluşunun denetiminde, Mescid-i Aksa’nın güneyine düşen Selvan mahallesindeki Ayn-ı Selvan Mescidi’nin sol tarafında yeni bir tünel kazılmaya başlandı. Bunun da amacı, söz konusu tüneli Mescid-i Aksa’nın altında kazılan büyük tünellerle birleştirmektir.

1996 yılının Eylül ayında, dönemin Batı Kudüs Belediye Başkanı Ehud Olmert, o bölgede Yahudilere ait tarihî eserler olduğu iddiasını ispatlamak üzere, Kudüs’ün altında uzayıp giden (tarihî) el-Burak tünelinin açılışını yapmıştır. Ne var ki arkeologlar, bu tünelin Arap kökenli Kenanlılar tarafından, şehrin savunma hatlarını güçlendirmek amacıyla sarp kayalığa kazıldığını vurgulamışlardır. Bunun üzerine Filistinliler de bu mukaddes şehirdeki kutsal değerlerine sahip çıkmak ve haklarını savunmak maksadıyla söz konusu uygulamayı protesto ederek sokaklara dökülmüş ve çıkan çatışmalarda 65 vatandaş şehit edilmiştir.

İşgal güçleri, Mescid-i Aksa’nın çevresindeki bölgeleri her yönden boşaltmaya çalışmakta ve oradaki Araplara ait gayrimenkullere ve evlere el koymaktadır. Bu çabaların sonuncusu da, İsrail makamlarının bölgedeki Arap-İslam kimliğini yansıtan değerleri değiştirme hedefine yönelik olarak Mescid-i Aksa’nın duvarlarına bitişik olan Selvan semtindeki 88 evi yıkma tehdidinde bulunmasıdır.

Keza, Selvan semtinin ana girişindeki ve Mescid-i Aksa’nın güney duvarına paralel duran Selvan Tepesi de tehlike sinyalleri vermektedir. Söz konusu semt, büyük çaplı kazı çalışmaları ve birbirine bağlı tünellerden dolayı alt zemini boşaltıldığı için bütünüyle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bir tepeden oluşmaktadır.

Öte yandan işgal güçleri, binlerce Yahudi’yi ve yabancı turisti, özellikle de kadınları, mekânın kutsallığına yakışmayan uygunsuz kıyafetlerle, 1967’den bu yana anahtarlarını elinde bulundurduğu el-Meğaribe Kapısı’ndan Mescid-i Aksa’nın içine almakta ve bu şekilde mescidin kutsal havasını kirletme amacı gütmektedirler.

Aşırı Siyonist “Kutsal Mabet Enstitüsü” de Mescid-i Aksa’yı 24 saat boyunca gözetlemek için etrafına kameralar yerleştirmeye ve kaydedilen görüntüleri, o meydandaki hareketliliği ve yapılan gösterileri belgelemek maksadıyla enstitünün internet sitesinde yayınlamaya çalışmaktadır.

Yine işgal güçleri, Kudüs sınırları dâhilinde yer alan eş-Şeref mahallesindeki küçük el-Mescidi’l-Ömerî’nin yerine, kubbeli en büyük ve en yüksek havrayı inşa etmeye başladılar. Buraya da “Hahurba (Harab) Havrası” adını verdiler. Aynı şekilde Yahudi yerleşimcilerin, Mescid-i Aksa yakınlarındaki tarihî “Hamamu’l-Ayn”ın yerine “Ohel İshak” adını verdikleri başka bir havra yapmalarına müsaade ettiler.

Ayrıca el-Meğaribe’yi Mescid-i Aksa’ya bağlayan yolun işgal güçlerince yıkılmış olması da, Mescid-i Aksa ile ilgili gerçek niyetleri gözler önüne sermektedir. Uluslararası kamuoyunun tepkilerine rağmen işgal güçleri, söz konusu projelerini harfiyyen uygulamaya devam etmiş; Mescid-i Aksa içindeki hareketlerini kolaylaştırmak ve mekânın İslami dokusunu değiştirmek için bir köprü inşasına başlamıştır. Bunun yanı sıra, aşırı Siyonistler de Mescid-i Aksa’yı yıkıp yakma eylemlerinden hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Nitekim 1969’daki yakma girişimi, mescidin bazı kısımlarının tahribatıyla sonuçlanmış; daha sonraki yıllarda da bir yandan füzelerle havaya uçurma teşebbüsleri diğer yandan da Kudüs’ü ve özellikle de Aksa’yı dış dünyadan tamamen soyutlayarak Yahudilerin ruhani merkezi hâline dönüştürme çabaları devam etmiştir.

1994 yılından bu yana ise işgalci İsrail, üzerinde Kudüs kimliği bulunmayan Filistinlilerin namaz kılmak için Mescid-i Aksa’ya gelmelerini engelleyen birtakım yeni kanunlar çıkarmıştır. Aynı şey, Batı Yakası ve Gazze Şeridi’ndeki Hristiyanlar için de geçerlidir. İsrail’in uygulamaları, onların da Kudüs’teki Hristiyanlara ait ibadethanelere ulaşmalarını engellemektedir.

Yine işgal güçleri, 2008 yılından bu yana, Kudüs şehrindeki Arap-İslam kültürüne ait dinî ve tarihî eserleri yok etme projesi kapsamında, Müslümanlara ait Me’menullah Mezarlığı’nı yıkmaya başlamıştır. Rivayete göre, İslami bir vakıf olan bu kabristanda, aralarında komutan ve âlimlerin de olduğu binlerce Müslüman yatmaktadır.

Müslümanların göçe zorlanması ve kimliklerinin ellerinden alınması: Sessiz sedasız transfer!

İsrail, Doğu Kudüs’ü işgal ettiği topraklara ilhak etmesine rağmen bu ilhak, oranın sakinlerini kapsamamıştır. İşgalci güç, Filistinli vatandaşların taşıdığı Ürdün pasaportlarını ellerinden almamış, fakat buna karşılık onlara İsrail kimliği vermiştir. İsrail’in bu uygulaması sonucunda Filistinliler bir vatandaş değil, orada geçici olarak ikamet eden kimseler durumuna düşürülerek hakları ihlal edilmiştir.

İşgalciler, ırkçı yasaları aracılığıyla Kudüs sakinlerinin %88’inin Yahudilerden ve %12’sinin de Araplardan oluştuğu izlenimini vermeye çalışmaktadırlar.  Yüzlerce Kudüslünün kimlikleri alınıp Kudüs’te ikamet etme hakları engellenmiştir. Böylece işgal yılları boyunca kendi memleketlerinde oturma hakları ellerinden alınmış Kudüslü Filistinlilerin sayısı 10.000’e yükselmiştir. Oysa İsrail’in bu uygulamaları, 1949 yılında imzalanan 4. Uluslararası Cenevre İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, özellikle de sözleşmenin 6. ve 47. maddelerine; ayrıca 1899-1907 yıllarına ait Lahey Sözleşmesi’nin de 34. maddesine aykırıdır.

Evlerin yıkılması ve sahiplerinin sürülmesi

Öte yandan işgal güçleri, bina yapmak isteyenlerin uymak zorunda olduğu şartları belirleyen İnşaat ve Planlama Yasası’nı çıkarmıştır. Bu yasaya göre bina yapımı için ruhsat alınması gerekmektedir. İsrail’in bu konudaki tutumu, sonuçta Kudüs’ün inşaat sektöründe krize yol açmış ve vatandaşlar ruhsatsız binalar yapmaya başlamışlardır. Çünkü İsrail, ruhsat almada büyük güçlükler çıkarmaktadır. Nitekim, ruhsat taleplerinin toplamının sadece %5’ine olumlu cevap vermiş olması da bunu göstermektedir. Bunun yanı sıra bir ruhsat almanın maliyeti de yaklaşık 35.000 dolardır. Bu durumda Kudüslü, iki tercihten birini seçmek zorunda bırakılmıştır: Ya ruhsatsız bina yapacak yahut Kudüs’ü terk edecek.

Kayıp şahıslar yasası

Kayıp şahısların mallarıyla ilgili yasa 1950’de çıkmıştır. Bu yasaya göre; İsrail’in 1967 yılında yapmış olduğu nüfus sayımı sırasında işgalci İsrail Devleti sınırları dışında olan şahısların malları, Kayıp Şahısların Mallarından Sorumlu İdari Birim’e devredilmiştir. Söz konusu birim, satma ve kiralama hak ve salahiyetine sahiptir. Böylece işgalci İsrail, sahipsiz oldukları gerekçesiyle Filistinlilerin arazilerine ve mal-mülklerine el koyma hakkını kendinde görmeye başlamıştır. Kayıp şahısların mallarından sorumlu birim de bunları, bu kadim tarihî şehirdeki yerleşimci örgütlere devretmiştir.

İsraillileştirme

Doğu Kudüs’teki Arap vatandaşlara İsrail kimliği vermek suretiyle İsrail vatandaşlığına geçirme projesidir. Şehrin ilhak edilip birleştirilmesinden sonra bu vatandaşların oranı %22’ye ulaşmıştır. İsrail bu projeyi sağlık, yönetim, ticaret, sanayi ve hizmet sektörlerinin tümünü İsrail’e bağlayarak hayata geçirmeye çalışmıştır.

Yahudi yerleşimciliği ve arazi kaynakları

Kudüs’teki Yahudi yerleşimcilik faaliyetlerinin ana hedefi, 1967’den itibaren doğu yakasında yerleşmiş bulunan Yahudilerin sayısını, mevcut Filistinlilerin nüfusunu ifade eden 250.000 rakamının üstüne çıkarmaktır. Bu çerçevede işgal gücü, Kudüs’ün etrafındaki 32 köyü işgal ederek yıkmış ve yerine Yahudi yerleşim birimleri kurmuştur. İşgal güçleri genellikle bu tür güvenlik girişimlerini meşru gerekçelere dayandırırlar. Ne var ki burada İsrailli tarihçi Tom Segif’in şu sözleri çok anlamlıdır: “Bugün Kudüs’te olanlar, güvenlik tedbirlerinden çok daha fazla bir anlam taşımakta ve şu Siyonist rüyayı gerçekleştirmektedir: En geniş araziler ve en az sayıda Arap halkı!”

İşgal kuvvetleri, hâlihazırda Doğu Kudüs’ün %74’lük bir alanına el koymuş durumdadır. Filistinlilerin elinde ise sadece %14 oranında bir bölge bulunmaktadır. Diğer bölgeler ise yeşil alandır. Bu sebeple Kudüs belediyesinin sınırları, el konulan ve ilhak edilen pek çok arazi sayesinde 27 km2ye kadar genişlemiştir.

Büyük Kudüs (Kudüs Metropolitanı)

Yahudileştirme aşamalarından biri de sınırların çizilmesidir. Bu da Büyük Kudüs (Metropolitan) sınırları denilen; kuzeyde Ramallah’tan başlayıp güneydeki Beyt Lahm’e ve doğuda Meâliye Edumim’e kadar uzanan 640 km2lik bir araziyi kapsayan, diğer bir deyişle Batı Yakası’nın yaklaşık %10’luk bir alanını oluşturan bölge sınırlarının belirlenmesi projesidir.

Ebu Guneym Dağı

1997 yılında işgal güçleri Kudüs şehrindeki Filistin topraklarına el koymak suretiyle Yahudi yerleşim birimleri yoluyla yürüttüğü abluka projesini hayata geçirdi. Bu proje kapsamında, 30.000 Yahudi’nin yaşayacağı 6500 adet yerleşim birimi inşa etmek maksadıyla Ebu Guneym (Harhoma) Dağı’na el konuldu.

East 1 Plan E1

1998 yılında da işgalci İsrail Hükümeti yeni bir yerleşim merkezi kurulmasına onay verdi. Buna dayanarak işgal güçleri de el-Ayzeriyye ile Meâliye Edumim arasındaki bölgede 3500 yerleşim birimi inşa etmeye başladı. Bu plana göre, işgal karakolunun merkezi Ra’sül-Âmûd’dan “EL”e taşınacak ve orada sanayi bölgesi, ofisler, dinlenme ve spor merkezleri, on adet otel ve bir de mezarlık kurulacaktır. Ayrıca Kudüs’le Meâliye Edumim yerleşim birimi arasında bağlantı kurularak, bu bağlantı hattı üzerinde Araplara ait hiçbir binaya izin verilmemesi hedeflenmektedir. Öte yandan “EL” planı, Meâliye Edumim’deki Yahudi yerleşimcilerin sayısını 70.000’e çıkarmayı ve Batı Yakası’nı bölme projesini uygulamayı amaçlamaktadır.

Ayrım Duvarı (Kudüs Ablukası)

İşgal güçleri, Kudüs’ü dış dünyadan soyutlayarak Yahudileştirme projesi kapsamında, şehri çepeçevre kuşatan ilhak duvarının büyük bir kısmının inşasını bitirmiş durumdadır. Öte yandan şehrin dışında oturan Kudüslü vatandaşlara, ilhak duvarına açtığı sınırlı sayıdaki kontrol noktaları ve kapılardan bile şehre giriş izni vermemektedir. Bu yolla şehrin yerlilerinin büyük bir kısmının şehir dışına çıkarılması fırsatı doğmuş olmaktadır ki, bu da Kudüs’teki Yahudi çoğunluğu oluşturma hayalleri kuran işgalci İsrail’in rüyasını gerçekleştirmektedir.

Ekonomik baskı

Öte yandan işgal güçleri, vatandaşları göçe zorlamak için dolaylı bir yöntem olarak ekonomik baskıyı da kullanmaktadır. Bu amaçla Arap ekonomisini tasfiye edip İsrail ekonomisi içerisinde yok etmeyi amaçlayan bir dizi önlem almışlardır. Yine bu çerçevede, herhangi bir tarım veya sanayi ürününün şehre giriş yahut çıkışını engellemek maksadıyla Kudüs’ü, çevresindeki Arap şehir ve köylerinden ekonomik açıdan izole etmişlerdir.

En önemli vergilerden biri: “Ernuna” vergisi

Mesken, ticarethane, firma ve şirketlere, söz konusu müesseselerin gelirlerini asla göz önünde bulundurmadan konulmuş bir vergidir. Bu vergi bazen müessese sahiplerinin gelirlerinden çok yüksek oranlara ulaştığı için bir kısım ticarethane sahipleri kepenk kapatmak zorunda kalmışlardır.

Ulusal sivil toplum örgütlerinin kapatılması

Kudüs şehrinde yaklaşık 50 adet ulusal sivil toplum örgütü bulunmaktadır. Fakat işgal güçleri, bu örgütleri bizzat kapatarak veya sorumlularını tutuklamak suretiyle bu örgütlerin işgal altındaki Kudüs vatandaşlarına yönelik yürüttükleri toplumsal ve insani yardım faaliyetlerini engellemeyi hedeflemektedirler. Bu örgütlerin başında da Doğu Evi ve 2000 yılında faaliyetlerine son verilip kapatılan Arap Çalışmaları Derneği gelmektedir.

Yine işgal güçleri; kültürel, toplumsal, siyasi vb. hiçbir faaliyete izin vermemektedir. Son olarak içinde bulunduğumuz bu yılda (2009) Arap dünyasının kültür başkenti olan Kudüs’te tören ve kutlama düzenlemeyi bile engellemişlerdir.

Hayat hakkının ihlali

Bu konudaki ihlallerin sayısı pek çoktur. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz: İşgal ordusu, 2008 Mart ayında, birtakım suikastlar yoluyla yahut yollara döşedikleri kara mayınlarıyla üçü çocuk olmak üzere toplam 16 Filistinliyi şehit etti. Nitekim 16 yaşındaki Tobas’lı Cemal Abdünnasır Fakha isimli bir genç, bölgede işgal ordusunun yaptığı askerî tatbikatlardan arta kalan bir cismin patlaması sonucu hayatını yitirdi.

Burada anlatılanlar, İsrail yönetiminin, Filistinliler ve mukaddes şehre karşı uyguladığı şiddet ve hak ihlallerinin sadece bir kısmıdır. İsrail’in uyguladığı ırkçı-faşizan politikanın hedeflerini şu şekilde sıralayabiliriz:

1-      Coğrafi bakımdan Kudüs’ü diğer işgal altındaki Filistin bölgelerinden tamamen izole etmek.

2-      Yerleşimciliği bir olgu olarak dayatmak ve Yahudi nüfusun oranını Araplardan daha yüksek tutmak.

3-      Başkenti Kudüs olacak bir Filistin Devleti’nin kurulmasını engelleyecek zeminleri oluşturmak.

Şehirdeki Arap ve İslam kültürüne ait değerleri tamamen yok ederek şehri Yahudi kimliğine büründürmeye çalışmak.

[*] Uluslar arası Mescid-i Aksa Sempozyumu’nda sunulan tebliğdir.



İHH İnsani Yardım Vakfı Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan ve izin almadan yardım toplayabilen bir vakıftır.