Federal başkent: İslamabad. Ayrıca ülkede eyalet sistemi olduğu için dört de eyalet başkenti vardır: Lahor, Karaçi, Peşaver ve Kuvetta
Yönetim şekli: Federalizm, Başkanlık tipi Cumhuriyet
Bağımsızlık tarihi: 14 Ağustos 1947
Nüfus: 170.404.500
Yüz ölçümü: 803.940 km²
Başlıca şehirleri: İslamabad, Karaçi, Lahor, Ravalpindi, Haydarabad, Multan, Peşaver, Kuvetta.
Etnik durum: %60 Pencaplı, %11 Sindli, %9 Peştun, %6,3 Urduca konuşanlar, %6 Jatlar, %2,6 Beluciler ve diğer.
Dil: Urduca (resmî),İngilizce (resmî) ve diğer etnik diller.
Din: İslam %97, Hristiyanlık, Hinduizm ve diğer %3.
Doğal kaynaklar: Tarım arazileri, doğal gaz, sınırlı petrol yatakları, kömür, demir, bakır, tuz, kireçtaşı.
İklim: Ülkenin büyük bölümünde sıcak ve kuru çöl iklimi hâkimdir. Kuzeybatıda ılıman, kuzeyde arktik iklim tipleri görülür.
Emrin Çebi, 2008
Ülke 1947 doğumlu. Hint alt kıtasının Müslümanları tarafından Hindistan’dan ayrılarak kuruluyor. Fakat o gün bugündür Pakistan’ın kurulma süreci devam edegeliyor. Keşmir’den dolayı hâlen Hindistan ile sınırlarında muvafık olunamıyor. Bu problemin giderilemeyişi, işgüzar Hindistan yüzünden. Kendi nüfusunu doyurabiliyormuş gibi, tutturmuş Keşmir’i katacak topraklarına. Keşmir’in önemli bir kısmı Hindistan’da kalıyor ve Jammu (işgal edilmiş) Keşmir olarak anılıyor. Sonrasında Pakistan tarafında kalan Keşmir’in özerk bölge olması gündeme geliyor. Bu taraf da Azad (bağımsız) Keşmir olarak anılıyor. Keşmir kendisini azad görüyor görmesine ama Pakistan ile Keşmir arasındaki siyasi duruma çok anlam veremiyorum. Pakistan kendi eyaleti gibi sahip çıkıyor Azad Keşmir’e. Keşmir’in suyu, elektriği Pakistan’dan. Buradaki durumla ilgili olarak en amiyane ve benim açımdan en anlaşılır olan; baba Pakistan, oğul Keşmir gibi bir ilişki aralarındaki.
Baba Pakistan küçük oğul Keşmir’le uğraşırken, gel zaman git zaman diğer oğul Bangladeş evden ayrılmaya karar veriyor; sene 1971…
Gözlüyorum, duyuyorum, şaşırıyorum
Türk İslam Medeniyeti’nin büyük izlerini hem görüyor hem duyuyoruz Pakistan’da. Urduca ile çok ortak kelimemiz olduğunu şifahen çok duymuştum ama bu sefer kulaklarımla tecrübe ediyorum. Urdu zaten Türkçedeki “ordu”dan geliyormuş. Müslüman Türk askerlerinin bölgeye gelmesiyle bölge halkı, bu yeni milletin dilini “Urdu” olarak adlandırmış.
Pakistan ve o coğrafyadaki Müslüman ülkeler silsilesi... Bir bakıma dert silsilesi. Dertsiz coğrafyamız da yok gerçi. Bir yanı Afganistan olan Pakistan; yıllar yılı bitmeyen, kimin eli kimin cebinde savaş serileri ve öldürülen, katledilen binlerce Müslüman… Neden?! Basiretsiz aşiret liderlerinin minder sevdası. Koltuğa bile değil, mindere kurban giden binlerce hayat… Ne bir milletin kurtuluş savaşı için dökülmüş bu kanlar ne de bir ülkenin bağımsızlığı… Bu coğrafyada o kadar kan döküldü ki, kanı emecek hâli kalmadı toprağın. Aşiretlerin, ABD ve Sovyetlerin güç kavgasını kendi kavgaları sanan ahmaklar ve ona buna peşkeş çekilen sözüm ona çıkarları. Ardında mahvolmuş bir coğrafya bıraktı bu savaşlar. Keşke bırakmış olsa da artık, yaralarını sarmaya başlasa bu ülke. Ve dünyaya çile doldurmaya gelmiş binlerce korkutulmuş Afgan çocuğu için tersine dönse dünya…
Ve bir yanı Keşmir olan Pakistan. Burası da Hint alt kıtasının Filistin’i; İsrail’i de Hindistan. Bir türlü rahat durmayan İsrail’in bu coğrafyadaki eli kolu Hindistan, yıllardır Pakistan’a saldıramamanın acısını durup durup bu topraklara vurmakla çıkarıyor. Ve yine masumların canları ve yine güzelim çocuklar; Keşmir’in güzel mi güzel kardelenleri.
Yaklaşık 160 milyon nüfusuyla Müslüman ülkelerin devlerinden biri ve de Asya’nın en dev Müslüman ülkesi burası. Zihinsel üretimde çok aktif olan bir millet. Bu topraklardan büyük bir İslam devletinin gelip geçmiş olması çok etken bunda. Neden bu kadar sefil görünüyorsun peki Pakistan? Neden bu kadar bedbaht? Neden bu kadar sisli?
Nükleer başlıklara sahip olan yedinci ülke Pakistan. Onca tehdide, onca teknik imkânsızlığa ve ambargoya rağmen nükleer başlıklarını tamamlayıp yerleştiriyor dünya gündemine. Daha yollarını izlerini yapmaktan aciz bir ülke, nasıl oluyor da nükleer silah yapıyor? Eğer Pakistan’ın nükleer silahı olmasaydı Hindistan çoktan birçok kez bu ülkeye girip yerle bir etmişti. Allah’ım, sen Pakistan’a zeval verme!
İnsanlar rastgele yaşıyor sanki buralarda. Rastgele yaşama konusunda korkusuzlar ve hiç de şikâyetçi değiller sanırım. Belki bu yüzden, Pakistan’ın yıllardır yolsuzluklardan başını çekip çıkaramayışı. Ne yazık ki, yolsuzluklarıyla meşhur bu güzel Müslüman belde… Gelen sömürmüş giden sömürmüş; artlarında kemirilmiş bir halk bırakmışlar. Halk da bu yolsuz düzeni sonlandırmak için bir oluşuma gitmemiş nedense. Sanki siyaset yok gibi bu ülkede. Sadece şaibeler ve bunlara aldıracak hâli olmayan, aynı zamanda ortalığı patlatıp çatlatabilen bir potansiyel var bu halk içinde.
Bu rastgele yaşamayı en basitiyle yollardaki karelerden edindim. Burada minibüs, otobüs gibi toplu taşıma araçlarının içinde yolculuk etmek çok banal; üstleri dururken. Uzun vakit alıyor taşıtın kapısını açıp içeriye geçmek. Üstüne bir de paranla havasız kalmak niye...
Pakistan halkları
Pakistan; Pencabiler, Peştunlar, Sindhler ve Bölüçler olmak üzere dört ana halktan oluşuyor. Bu halklar da Pakistan’ı oluşturan ve bu halkların isimleriyle anılan dört ana eyalette toplanmış durumdalar. Peşaver’de Peştunlar, Pencap’ta Pencabiler, Belucistan’da Beluciler ve Sindh eyaletinde Sindhler. Her eyaletin kendine has yönetim biçimi var.
Pakistan’ı katı uygulama haberleriyle dünya gündemine düşüren kesim ise Taliban’a olan yakınlıkları ile bilinen Peştun milleti. Pakistan’ın Afganistan’a sınırı olan ünlü Peşaver eyaletinde yaşayan bu halkın uzantısı Afganistan’da. Pakistan’daki askeri kanadı genelde Peştunlar oluşturuyormuş. Bu halkın en önemliği özelliği, ölümüne sevip ölümüne nefret etmeleri ve müthiş kavgacı bir millet olmalarıymış.
“Bugünün adı cuma baycan (kardeş); kıl dilediğin vakit, yok bundan ötesi”
Sabah ezanını dinliyorum. Bir enteresanlık var. Makam öyle farklı ki, aynı o filmlerdeki melodilerin ritimleri gibi. Estağfurullah çekmekten bir hâl oluyorum; çünkü Pakistan ezan-ı Muhammedisi’ne gülmekten öldüm. Kulaklarıma inanamıyorum.
Ezanlar için belli bir saat yokmuş burada. İsteyen istediği zaman ezan okuyormuş. Bu yüzden bölgeye görevli giden Türk arkadaşlardan biri vakit namazlarını birbirine karıştırarak kaçırmış başlarda; hatta cuma namazını bile. Tabii Türkiye’deki mantığa göre kaçırmış oluyor. Yoksa bu hâliyle Pakistan’da her an cuma namazını eda edebilmek mümkün.
Bu yılın “Dünya Kamyon Güzellik Yarışması”nda birinci gelen ülke…
Kamyon neden süslenir ki, hem de ölesiye. Kamyon süsleme neyin belirtisi; gücün mü, malın mı, soyun mu? “Hay Allah’ım ne gerek var?” bile diyemiyorsunuz, o kadar ince işlerle süslenmiş ki kamyon, bir sanat eseri demekten kendinizi alamıyorsunuz. Kamyonların süslemeleri etrafına halhal ya da gerdanlık niyetine takılmış zincirler… Bu kamyonlar sanki az sonra kâinat güzellik yarışmasına katılacakmış gibi…
Kurban Programımız boyunca…
İlk uğrak yerimiz Haripur (07.12.2008)
İslamabad’dan bir buçuk, iki saat uzaklıkta, tarihî İpekyolu’nun geçtiği şehir Haripur. Haripur yetimhanesini ziyaret ediyor ve Pakistanlı yetim çocuklarla buluşuyoruz. Çocukların yüzüne baktığım an “Ah Pakistan!” diyorum. Sanki bu çocuklara ruhlar yaşlandırılıp üflenmiş gibi. Bakışları ağır, bakışları donuk, bakışları çoktan yazgısını bitirmiş gibi. Gülümsemenize karşılık bekliyorsunuz ya da bir iki haylazlık, şımarıklık... Ama şimdilik yok.
Çocuklar ziyaretimiz dolayısıyla bir program hazırlamışlar. Programa İHH tarafından yaptırılan ve Afganistanlı mültecilerin kaldığı MSAL Yetimhanesi’nden kızlar da gelmişler. Önce güzel bir Kur’an’ı Kerim tilaveti. Sonra birkaç hüzünlü ezgi… Onlar söylüyor diye mi, yoksa hüzünlü mü sözleri bu ezgilerin, bilmiyorum.
Programdan sonra yetimlerin kaldığı yurdu, sınıfları ve İHH’nın desteğiyle eğitim şehrinin yapılacağı araziyi geziyoruz. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite kurulacak bu arazide.
Lahor (7.12.2008)
İslamabad’a dört saat uzakta, Pencab eyaletinin başkenti Lahor. Pakistan’ın en tarihî şehri. Zamanımız kısa. Hemen Padişah Mescidi’ne dalıyoruz ve çıkamıyoruz. Harika süslemelerle dolu kocaman, tuğla kırmızısı bir kapıdan giriyoruz. Kapıdan içeri geçtiğimizde alabildiğine büyük bir avlu karşımıza çıkıyor. Şahane, masalımsı bir yapı burası. Özenle her zerresi işlenmiş bir eser… Üç büyük kubbesi var bu mescidin. 17. yüzyıl başlarında inşa edilmiş. Yakınlaşıyor, büyüyor, devleşiyor nakışları. Bizdeki camilerin içine nazaran metrekaresi az. Öğle namazımızı hediye ediyoruz camiye. Ve çıkıyoruz Padişah Mescidi’nden. Yine ahlanıyorum; “Ah Pakistan, ah!..” Şu temizlik kısmı olmasa, sen ne masal ülkesin!
Mescitten çıktığımızda hemen sol yanda bir kabir; önünde bir Pakistan askeri. Ünlü şair Muhammed İkbal’in kabriymiş karşımızda duran. Onu okumak nasip olmadı ama dualar okudum ruhuna ve mahcuptum.
Ardından Padişah Mescidi’nin karşısında kalan Şahi Kale’ye gidiyoruz. Kale, Şah Cihan tarafından yaptırılmış. O süslemeler yine kapıda bacada. O kadar harabe olmasına rağmen yine de çok güzel görünüyor. Harem bölgesine gidiyoruz. O ne tasarım! Avlusunda havuzcuklar var. Havuzların tabanındaki taşlar, mermerler işlenmiş. İçeride Harem, Taç Mahal’in bir küçüğü Cam Saray ve başka diğer yapılar bulunuyor. Süslemelerde bizdekinden farklı olarak aynayı çok kullanmaları, aklıma gelen bir diğer ayrıntı.
Padişah mescidinin yakınlarında bir Sih tapınağı. Dış mimarisi güzel bir yapı. Mabede girerken kocaman bir avludan geçiyoruz; mutfakmış burası. Bu alana girmeden önce beylerin başlarını örtmelerini rica ediyorlar. Hatta mendil gibi, ziyaretçiler için hazır bulunan kumaş parçacıkları var burada. Kendi başlarında ise sarık gibi, saçlarını içine alan bir başlık bulunuyor. Sihler, inançlarına göre, doğduklarından ölünceye kadar saçlarını kesmiyorlar. Tapınağa giriyoruz. Etrafta tuhaf şekilli yaratık tasvirleri görmüyorum. Sadece guruları olan kişinin resmi var bir mermer taşın üzerinde; orada ibadet ediyorlar kendilerince.
Ve artık Lahor’dan ayrılma zamanı geliyor. İlerlerken yolumuz üzerinde İstanbul Caddesi olduğunu öğreniyoruz. Kardeş ülkeler, birbirlerine minnettar ülkeler, kardeşliklerini bu caddelerle pekiştirmiş. İstanbul’da Fatih-Vatan Caddesi’nde Lahor Yolu varmış, burada öğreniyorum. Bu arada Pakistanlılar Türkleri çok seviyorlar. Hiçbir millet, başka hiçbir millete bu kadar saf duygular beslemiyordur herhâlde. Yolda izde Türk olduğumuzu anlayan trafik polisleri, hususi yanımıza gelip iki kelam ediyordu. Ne güzel; keşke tüm Müslüman âlemi birbirlerine karşı böyle hissedebilse. Keşke aynı karşılığı da bizim milletten görebilse Pakistan.
Arife günü (8.12.2008)
Pakistan’da bayram bizden bir gün sonra kutlanacaktı. Buraya göre arife gününde, tekrar Haripur’a, Afgan mültecilere dağıtılmak üzere kurbanları kesmeye gidiyoruz. Kurbanlar birer birer devriliyor. Bir taraftan da yağmur yağıyor.
Rumi Okulu
Yağmur tüm hızıyla devam ediyor. Afgan mültecilerin yaşadığı Kalabard’daki Rumi Okulu’nda kurban dağıtımı yapmak üzere Haripur’dan ayrılıyoruz. Pakistanlılar ve Afganlar tarafından çok sevilen Mevlana Celaleddin Rumi’den esinlenerek bu adı vermişler sanırım. Buradaki çocuklar da bizlere bir program hazırlamışlar. Haripur’da gördüklerimizden çok daha çocuk, çok daha hareketli, çok daha haşin bu çocuklar. Anne ya da babanın çatısı altında kalmanın farkı çok bariz. Çoğu Özbek, Tacik, Türkmen Afgan’ı. Kendimi birden Orta Asya’da gibi hissediyorum. Çocukların bizim için sergiledikleri piyesleri izliyoruz. Sonrasında da güzel bir müzik dinletisi. Çubukları sıralara vurarak ritm tutan çocuklar, çok güzel bir müzik ortaya çıkarmışlar. Burada imkânsızlığın çocuklarını görünce, hey gidi doyumsuz çocuklarımız bizim ve hey gidi onları bu hâle getiren aileler, diye düşünüyorum.
Ve Pakistan, Kurban Bayramımız mübarek olsun! (9.12.20089)
Pakistan’ın Kurban Bayramı’nı ifa ediyoruz. Beyler bayram namazından döndükten sonra istikamet Peşaver. Şu meşhur Peştunların mekânı. Yollar yine toprağın üflediği afyon dumanıyla sisli. Peşaver’de yollar izler perişan. Hoplaya zıplaya kat ettiğimiz yolun sonunda, Afganistan sınırına iki saat kala, Merdan bölgesinde duruyoruz. Merdan’da bizi asker emeklisi Feyyaz Bey karşılıyor. Peştunlar çok savaşçı bir milletmiş. Normalde görmeye alışık olduğumuz Pakistanlılardan daha farklılar. Daha açık tenli, daha uzunca ve daha gösterişliler.
Feyyaz Bey’in büyük, bahçeli bir evi var. Birbiri ardından iki bahçeyi geçtikten sonra evin hanımları karşılıyor bizi. Huzurlu bir ortam. Tanışıyoruz, sohbet ediyoruz, yemek yiyoruz. Feyyaz Bey’in evinde ve iki farklı bölgede daha kurban dağıtımı yapıyoruz. Sonra bir sağlık ocağını ziyaret ediyoruz. Gayet ilkel şartlarda çalışan bir sağlık ocağı. Dağıtımlarımız ve ziyaretlerimiz sonrasında Peşaver’in güzel çocuklarına da güzel bir gelecek diliyorum.
Sonu gelmez virajlar, yıldızlarla yarış… (10.12.2008)
Pakistan ziyaretinin beşinci gününde Keşmir’e doğru yola çıkıyoruz. Himalayaların uzantısı dağların üzerinde kurulu bir belde Keşmir. Dört saatlik, sadece virajdan oluşan bir yolculuk. Dağların en tepelerindeki yollardan gidiyoruz. Uçmaktan farksız. Dağların en tepelerinde, gözün göreceği yükseklikte evler var. Buralarda halkın daimi ikameti için Pakistan özel destek veriyormuş. Çünkü Keşmir, Hindistan sınırında bir tampon bölge. Keşmir’i dinleye dinleye, önceki gün kendisiyle görüştüğümüz, Keşmir eski cumhurbaşkanı Mücahidül Evvel Serdar Khan’ın köyüne gidiyoruz. Yollara, ağaçlara, evlere, dükkânlara sırayla Allah’ın 99 isminin yazılı olduğu tabelalar asılmış; ayetlerin yazılı olduğu levhalar da var.
Çok güzel bir havası var Keşmir’in. İslamabad’daki sisli havadan sonra buradaki temiz dağ havasını, bir daha bulamam diye bol bol soluyorum. Burada da kurban dağıtımımız var. Köylüler başkanın evinde toplanmış. Kadınlar ve ufaklık kızlar kırmızılı, yeşilli, morlu şallarının içerisinde. Erkekler de o battaniyeleri atmışlar üstlerinden. O soğukta ayaklarında terlik; üzerlerine alacak başka elbiseleri mi yok, yoksa üşümek ve üşümekten büzüşük durmak âdetlerinde mi var, anlayamıyorum. Üstlerindeki güzelim şalları bulduklarına göre, bir çorap, bir yelek de bulma imkânları vardır, diye düşünüyorum.
İçinde kurban etlerinin bulunduğu poşetleri alan çocuklar, dağ keçileri gibi tırmanıyorlar karşıki dağlara ve gözden kayboluyorlar.
Köyde dağıtımımız bittikten sonra kalacağımız misafirhaneye gidiyoruz. Hava ayaz mı ayaz; donuyoruz. İşin kötüsü maalesef burada binalarda ısıtma sistemi yok. Odada bir piknik tüpü ve üzerinde ısı yayması için monte edilmiş bir alet. Odayı ısıtıyor güya… Oda buz gibi soğuk.
Jammu Keşmir mültecileri
Keşmir’in bir ayağı Hindistan’da; Jammu yani işgal altındaki Keşmir… Ve buradan Hint baskısından dolayı Azad Keşmir’e sığınmış mülteciler… Etrafta çocuklar, adamlar ama hiç kadın göremiyoruz. Keşmirliler, çobanların elbisesine benzer bir elbise giyiyorlar ve bir kollarını elbisenin içine alıyorlar. Bize karşılama konuşmaları yapıyorlar. Çocuklar ilahiler, marşlar söylüyor.
Buradaki kurban dağıtımı faslını bitirdikten sonra Keşmir hapishanesine gidiyoruz. Bordo mavi barakalar… “Bu mu hapishane?” diyoruz. İçeridekiler isyan etse, her biri bir tekme atsa yerle bir olacak bir yapı… Grubumuzda vakfın gönüllüsü olarak bulunan bir ablanın en büyük isteği, bir mahkûmu serbest bıraktırmakmış. Ve bunu gerçekleştiriyoruz. Serbest bıraktırdığımız mahkûmun cezası normalde 2000 yılında bitmiş; kalanı para cezasına çevrilmiş. Fakat 2500 dolar bulunamadığı için sekiz yıldır hapisteymiş. Yanımıza geldiğinde tir tir titriyordu. Üşüyor muydu, yoksa korkudan mı, anlayamadık.
Rara Yetim Eğitim Merkezi
Keşmir Muzafferabad’daki tek yatılı okul. Çok güzel bir bina. Ferah bir şeyler görmek çok sevindirdi bizi. İHH tarafından yaptırılan bu binada 240 yetim kalabilecek. Tertemiz ve yepyeni, şirin mi şirin bir bina. Şu an için gündüzlü 70 öğrenci burada eğitim alıyor. Müfredatta Türkçe dersi de var. Okulu geziyor ve ardından yeniden İslamabad’a gitmek üzere yola düşüyoruz.
Son (12.12.2008)
Son günümüz Pakistan’da. Pakistan gez gez bitmez bir coğrafya. İslamabad’a şöyle bir kuşbakışı bakmak için bir tepeye çıkıyoruz. Dümdüz İslamabad. Her yeri kare kare bölünmüş; cadde isimleri “section 1, section 2… ” diye ilerliyor. İslamabad, Haydarabad gibi güzelim isimlendirmelerin olduğu bu beldeye yakıştıramıyorum bu sistemi. Dünyanın yerleşim açısından en düzenli şehriymiş. Dilim dilim dilimlemişler burayı. Yollar hep iki şeritli ve alabildiğine geniş. Arazi bol nasıl olsa…
Ve sekiz günlük Pakistan ziyaretimiz böylelikle sona eriyor. Gittiğim yerlerde hep bir parçamı da bırakıyor gibi hissediyorum.
Üzgünüm tarihimize, bugünümüze üzgünüm. Yarının çocuklarına üzgünüm. Akif ve İkbal’e sesleniyorum içten içe. O dertli şiirleri yazanlara… Üzgünüm; Allah hüzünlü kalbi severmiş. Üzgünüm sizler gibi…
Ve ayrılıyoruz sabahına.
Pakistan, uyuyan güzel olarak ardımda kalıyor.
Zindabad (yaşasın) Pakistan ve Allah Hafiz…