Anasayfa

Pakistan



Federal başkent: İslamabad. Ayrıca ülkede eyalet sistemi olduğu için dört de eyalet başkenti vardır: Lahor, Karaçi, Peşaver ve Kuvetta

Yönetim şekli: Federalizm, Başkanlık tipi Cumhuriyet

Bağımsızlık tarihi: 14 Ağustos 1947

Nüfus: 170.404.500

Yüz ölçümü: 803.940 km²

Başlıca şehirleri: İslamabad, Karaçi, Lahor, Ravalpindi, Haydarabad, Multan, Peşaver, Kuvetta.

Etnik durum: %60 Pencaplı, %11 Sindli, %9 Peştun, %6,3 Urduca konuşanlar, %6 Jatlar, %2,6 Beluciler ve diğer.

Dil: Urduca (resmî),İngilizce (resmî) ve diğer etnik diller.

Din: İslam %97, Hristiyanlık, Hinduizm ve diğer %3.

Doğal kaynaklar: Tarım arazileri, doğal gaz, sınırlı petrol yatakları, kömür, demir, bakır, tuz, kireçtaşı.

İklim: Ülkenin büyük bölümünde sıcak ve kuru çöl iklimi hâkimdir. Kuzeybatıda ılıman, kuzeyde arktik iklim tipleri görülür.

Temizler Diyarı Pakistan

Temizler diyarı: Pakistan * (Mahmut Osmanoğlu)

İslam’ın bölgeye gelişi

İslam, bugünkü Pakistan’ın güney kısmının 712 yılında 17 yaşında bir komutan olan Muhammed bin Kasım tarafından fethedilmesi ile bölgeye girdi. Bölgedeki Budist ve Hinduların İslam’a girmesi ve İslam’ın yayılması ise Sofiler ve tüccarlar eliyle oldu. Bölgede İslami sultanlık ve krallıklar kuruldu.

Müslümanların Hint Alt Kıtası’ndaki hâkimiyeti bölgeye ticari kisve altında (Doğu Hindistan Şirketi gibi) gelen ve 18. yüzyıl ortalarında hâkimiyetlerini pekiştiren İngilizler tarafından kırıldı. 1857’de Hindular ve Müslümanların İngilizler aleyhine birlikte gerçekleştirdikleri son silahlı girişim olan ancak başarısızlıkla sonuçlanan Bağımsızlık İsyanı ile İngilizlerin Hint Yarımadası’ndaki hâkimiyetleri perçinlendi. İngiliz yönetimi altındayken Müslümanlar geriledi, Hindular ise ekonomik, sosyal ve siyasi kazanımlar elde etti.

Osmanlı-Hint kardeşliği

Pakistan veya daha doğru tabiri ile Hint Müslümanları ve Osmanlı’nın birbirine yakınlaşmasının temel unsurlarından biri, I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı’nın düştüğü güç durum karşısında Hint Müslümanlarının aradaki büyük mesafeye rağmen onlara destek olmaları ve Hilafet Hareketi’ni kurarak İngilizler üzerinde baskı oluşturmalarıdır. Ali Kardeşler olarak bilinen Mevlana Muhammed Ali ve Mevlana Şevket Ali liderliğindeki Hint Müslümanlarının malları ve canları pahasına yürüttükleri hareket, tarihin önemli olayları arasında yerini almıştır.

Sömürgeye karşı alternatif mücadele yöntemleri

İngilizlerle silahlı şekilde mücadele edemeyeceklerini anlayan Müslümanlar, sivil yöntemlerle kendi varlık ve değerlerini koruma yolunu seçtiler. Bu yolda belirlenen üsluplar farklı farklı idi: Muhammed Ali Cinnah, “Müslüman Birliği” isimli partisiyle hedeflediklerini siyasi bir platformdan elde etmeye çalışırken Sir Seyyid Ahmet Müslümanları eğitimle dönüştürmeye çabalıyor; Allame İkbal Lahori, Müslüman toplulukları yazı ve şiirleriyle bilinçlendirmeye uğraşırken Mevlana Mevdudi basın-yayın yoluyla İslami bir entelijansiya oluşturmaya gayret ediyor; Diyobend ve Brelvi medrese ekolleri, İslami mirası kendi anlayışları çerçevesinde korumanın savaşını veriyorlardı. Yoldan çıkıp başkalarını da çıkartmak isteyenler de yok değildi: Daha sonra Kadıyanilik olarak bilinecek sapkın hareketin önderi ve sevgili Peygamberimizin “son peygamber” oluşunu reddeden Gulam Ahmet Kadiyani de bunlardan birisiydi. Mehdiliğini ilan etmek, Gulam Ahmet’in hızını kesmemişti; önce Mehdiliğini, daha sonra da Krişnalığını (Hinduların Mehdisi) ilan etti.

İki millet teorisi, bölünme ve Pakistan’ın doğuşu

İngilizlerin Hint Yarımadası’ndan çekilmeyi düşünmeye başlaması ile birlikte Müslümanlar arasında da kendi gelecekleri ile ilgili tartışmalar yoğunluk kazandı. Birleşik bir Hindistan yönetimi altında azınlık durumunda olacaklarını düşünen Allame İkbal, Muhammed Ali Cinnah gibi liderler “iki millet” teorisini ortaya attılar. Buna göre; Müslümanlar ve Hinduların iki ayrı millet olduğu savunuluyor ve Müslümanların hayatlarını kendi inançlarına göre sürdürebilmeleri için bağımsız bir vatana sahip olmaları gerektiği vurgulanıyordu. Bu vatan, inanç olarak “temizler diyarı” yani Pakistan olacaktı. Pakistan; Müslümanların çoğunlukta bulunduğu eyaletlerde yani Batı Pencap, Doğu Bengal, Sind, Belucistan ve Patanların yoğunlukta olduğu Kuzey Batı Sınır Eyaleti’nin şamil olduğu coğrafyada kurulacaktı.

Mevlana Mevdudi gibi bazı Müslüman entelektüeller ve Hinduların karşı çıkmalarına karşın, İngilizlerin Hint Alt Kıtası’ndan çıkmalarına yakın, federal bir yapı altında Pakistan’ın kuruluşu kesinleşti ve 14 Ağustos 1947’de Pakistan ve Hindistan ayrı ayrı bağımsızlığına kavuştu. Ama ayrışma çok sancılı oldu ve milyonlarca Müslüman bundan etkilendi. Ayrıca, İngiliz hâkimiyeti altındaki 500’den fazla eyaletin iki ülke tarafından bölüşülmesi esnasında statüsü belirsiz eyaletlerin hangi ülkeye katılacağı sorunu da gündeme geldi ve bunlardan Müslüman çoğunluğa sahip Keşmir’in statüsü tam bir yılan hikâyesine döndü. Keşmir meselesi için Hindistan ve Pakistan üç kere birbiriyle savaştı. Bugün statüsü hâlâ belirlenemeyen Keşmir; Hür Keşmir (Pakistan denetimi altında), Cammu-Keşmir (Hindistan denetimi altında) ve Çin’in 1962 Savaşı’nda Hindistan’dan ele geçirdiği Aksu bölgesi olmak üzere üçe bölünmüş durumda ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına rağmen çözümsüz bir şekilde beklemekte.

Bağımsızlık sonrası Pakistan

Pakistan, büyük bir toplumsal kargaşa ile gerçekleşen bağımsızlık sonrasında günümüze kadar oldukça çalkantılı bir siyasi ve ekonomik süreç yaşadı. İlk kurulan Pakistan, Doğu ve Batı Pakistan olarak beş eyaletten oluşuyordu. İki Pakistan arasında 2000 km mesafe vardı ve Hindistan da bu iki bölge arasındaydı. Fiziksel olarak birbirinden ayrı olan bu iki Pakistan, politikacıların basiretsiz uygulamalarıyla çok geçmeden fiili olarak da ayrıldı ve 1971 Pakistan-Hindistan Savaşı sonrasında Doğu Pakistan, Bangladeş adıyla bağımsızlığını kazandı.

Pakistan’ın kurucusu Cinnah bağımsızlıktan hemen sonra vefat etti. Cinnah sonrası dönem, günümüze kadar hep siyasi çalkantılarla geçti ve asker her dönemde iktidara ortak oldu. General Yahya Han, General Muhammed Eyüp Han, General Ziya-ül Hak ve son dönemde General Pervez Müşerref, ordu adına Pakistan’ı yönettiler. Bağımsızlık sonrası siyasi sürece damgasını vuran siyasi liderlerden ise Liyakat Ali Han, Zülfikar Ali Butto ve kızı Benazir Butto ile Navaz Şerif’i de burada zikretmek gerekiyor.

Ulema, toplumun ıslahında öncü

Pakistan İslam Cumhuriyeti olarak kurulan Pakistan’ın bağımsızlık sonrası şekillenmesinde ulemanın katkısı da görmezden gelinemez. Birey, aile, toplum ve neticede devletin ıslahı projesini gerçekleştirmek için uzun soluklu Cemaat-i İslami hareketini oluşturan Mevlana Mevdudi’den, Hint Alt Kıtası güçlü dinî ekollerinden, Diyobend ekolünden Müftü Mahmut’tan da bahsetmek gerekir. Cemaat-i İslami bugün Gazi Hüseyin Ahmet önderliğinde siyasi mücadelesini ve toplumun ıslahı yönündeki faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu bağlamda, Devlet Başkanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığını uhdesinde Pervez Müşerref’e karşı oluşturulan Müttehide Meclis-i Amel (Birleşik Eylem Grubu), ülkenin ana muhalefeti konumundadır. Bugün itibarıyla Pakistan hâlâ iç çekişmelerin esiri konumundadır.

Uluslararası arenada önemi artıyor

1979 yılında Soğuk Savaş dönemi süper güçlerinden biri olan Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesi, Pakistan’ın önemini uluslararası platformda arttırmış ve o dönem devlet başkanı olan General Ziya-ül Hak, bundan ülkesi adına yeterince istifade etmiştir. Pakistan’ın etkili katkıları ve köprü işlevini gerektiğinde yerine getirmiş olması, Sovyetler’e karşı Afgan Savaşı’nın kazanılmasında önemli bir etken olmuştur. Konjonktürü iyi değerlendiren Ziya-ül Hak, bu fırsattan istifade ile Batılıların “İslam Bombası” olarak nitelediği nükleer güç olma aşamasını tamamlamış ve ülkeyi nükleer güç sahibi ülkeler sınıfına sokmuştur.

11 Eylül sonrası ABD ile ittifak

11 Eylül eylemleri sonrası ABD’nin kendi tanımıyla “şer ekseni”ne karşı başlattığı savaşta da Pakistan kilit noktada bulunmuştur. ABD’nin Afganistan’daki Pakistan yanlısı Taliban yönetimine karşı başlattığı savaşta Pakistan, ABD yanında yer almak durumunda kalmıştır.

Şu da var ki, konjonktürel şartlardan dolayı Pakistan’ın üzerine gidemeyen ABD, Afganistan ve Irak’ta başına açtığı gailelerden yakasını kurtarabilirse Pakistan’ı bazı şartlara zorlamak isteyecektir. Nitekim nükleer açıdan Pakistan’la aynı statüde bulunmasına rağmen Hindistan’a kucak açan ABD, Pakistan’ı her fırsatta “Nükleer Silahların Yayılmama Anlaşması” aleyhine çabalarla suçlamaktadır. O kadar ki, Pakistan nükleer bombası ve nükleer faaliyetlerinin babası sayılan ve halk tarafından millî kahraman olarak görülen Abdulkadir Han, kendi ülkesinde bir suçlu konumuna düşürülmüş ve göz hapsine alınmıştır.

Pakistan ve uluslararası anlaşmazlıklar

Pakistan’da Hindistan’la ayrışma sürecinde yaşanan sıkıntılar, iki ülkeyi birbirinin azılı düşmanı konumuna getirmiştir. Keşmir’in statüsünün hâlâ belirlenememiş olması ve Keşmir’in her şeyden öte her iki ülke için de -Türkiye’nin Kıbrıs meselesi gibi- millî bir mesele ve psikolojik bir dayanak hâline gelmesi, iki ülke ilişkilerini içinden çıkılmaz bir hâle getirmiştir. Her iki ülkenin de peş peşe nükleer güç hâline dönüşmesi, bölgeyi potansiyel bir nükleer kapışma sahasına dönüştürmüştür. Ayrıca Siyaçin bölgesinde, “dünyanın damı”nda, iki ülke orduları arasında, 5.000’den yüksek rakımlarda, 1984’ten bu yana ilan edilmemiş “dünyanın en soğuk savaşı” sürdürülmektedir.

Pakistan’ın, kuzey komşusu Afganistan’la da sınır sorunları vardır ve bu sorunlar iki ülke arasında her an bir çatışmaya dönüşme potansiyeline sahiptir. İngilizlerin Hint Alt Kıtası’ndaki hâkimiyetleri döneminde Afganlara zorla benimsettikleri “Durand Hattı” olarak bilinen sınırı Afganlar başından beri tanımamıştır. Bu sebeple Pakistan, özellikle Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal döneminden itibaren kendisine yakın bir yönetimin Afganistan’da iş başında olması için çaba sarf etmiştir ve bundan dolayı Afganistan meseleleriyle oldukça içli dışlıdır.

Pakistan’ın batı komşusu İran’la kayda değer bir anlaşmazlığı yoktur. İki ülke ekonomik alanda, ortak gaz boru hattı gibi büyük projeler geliştirme çabası içerisindedirler.

Mezhebi bölünmüşlük

Pakistan, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Müslümanların inançlarını en iyi şekilde yaşayabilmeleri için oluşturulmuş bir ülkedir. Resmî ismi “Pakistan İslam Cumhuriyeti”dir. Yönetimle ilgili en büyük paradoks; halkın oldukça dindar bir yapısı olmasına rağmen, yönetici kesimin özellikle ordu ve üst düzey bürokrasinin laik bir anlayış ve Batılı bir hayat tarzına sahip olmasıdır. Bu durum, General Pervez Müşerref’in iş başına gelmesiyle daha da açık bir şekilde dillendirilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla Müşerref, toplumsal kökleri sağlam olan dindar kesimle kıyasıya bir çatışma içerisine girmiştir.

Mezhebî bölünmüşlük açısından bakıldığında ülkede Şii-Sünni ayrımının yanı sıra, Sünni kesim de kendi içerisinde bölünmüş durumdadır. Hanefi mezhebine bağlı ve birbirine soğuk iki ekol vardır: Diyobend ekolü ve Brelvi ekolü. Aralarındaki ihtilafların kaynağı, Peygamber Efendimizin sıfatlarının yorumlanmasındadır. Diyobend ekolü Selefilere yakın bir yaklaşım sergilerken Brelvi ekolü daha Sofice bir anlayış benimsemektedir. Bu ayrışmanın Müslümanlar açısından en üzücü tarafı, iki ekol arasındaki ayrılmışlığın ezan, cami ve siyasete kadar uzanıyor olmasıdır.

Bu mezhebi bölünmüşlük içerisinde bir de kendilerini “ehl-i hadis” olarak niteleyen, mezhep tanımayan Selefiler vardır. Pakistan’da her bir mezhebî kesimin ve ekolün bir de siyasi partisi bulunmaktadır.

Mezhebî bölünmüşlüğün söz konusu Pakistan’da geleneksel eğitim kurumları olan medreseler hâlen mevcuttur. Okur yazarlığın %50’lerin altında olduğu ülkede modern okullarda okuyanlar kadar medreselerde de çok sayıda öğrenci bulunmaktadır. Güçlü bir geleneğe sahip medreseler sayesinde ülkede özellikle hadis alanında önemli bir dinî birikim söz konusudur.

Güçlenen İslam ülkesi

Nüfus olarak İslam dünyasının ikinci büyük nüfusunu barındıran Pakistan, yarım asırdan biraz fazla bir geçmişe sahip olmasına rağmen İslam ülkeleri arasında öne çıkmayı başarmış bir ülkedir. Nükleer silaha sahip olması, Pakistan’ı tüm dünya ülkeleri açısından önemli bir konuma taşımıştır. Ancak bu avantaj, kendini hedef hâine getirme dezavantajını da beraberinde getirmektedir.

Genç, enerjik ve İngilizceye hâkim yeni nesillere sahip olan Pakistan, ekonomik ve siyasi istikrarını sağlayıp içerideki sorunlarını çözdüğünde kendisine dünya ülkeleri arasında önemli bir yer sağlayacaktır.

Pakistan halkı Türkiye’ye minnettar

Pakistan, 2005 yılının Ekim ayında kayıtlı tarihin en büyük depremlerinden biri ile sarsıldı. Resmî rakamlara göre depremde 86.000, gayriresmî rakamlara göre 300.000 insan hayatını kaybetti; on binlerce insan yaralandı, 30.000 çocuk yetim kaldı.

Yaşanan bu büyük felaketin ardından, Ramazan dolayısıyla zaten bölgede bulunan İHH ekipleri hemen acil yardım çalışmalarına başladı. Depremzedelere çadır kentlerde hizmet verildi; ulaşımın güç olduğu dağlık bölgelerdeki depremzedelere yardım götürüldü. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın acil yardım çalışmalarını, depremzedelerin yaşamlarının normale döndürülmesini destekleyen kalıcı projeler takip etti. Depremde yetim kalan çocuklar Aşiyana ve Attarşaşa gibi yetimhanelerde koruma altına alındı, depremzedeler için kalıcı konutlar ve sağlık merkezleri inşa edildi.

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Pakistan’daki çalışmaları hâlihazırda devam ediyor. Gerek Pakistanlı depremzedelere ve mağdurlara gerekse Pakistan’daki Afgan muhacirlere destek olan İHH İnsani Yardım Vakfı, en son katarakt kampanyası kapsamında Pakistan’daki 224 katarakt hastasını ameliyat ettirdi. Geçtiğimiz günlerde yaşanan ve yaklaşık 250 kişinin ölümüne neden olan sel baskını sonrasında da İHH ekipleri bölgede yardım faaliyetlerine başladı.

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Pakistan’da hayata geçirdiği projeler, iki ülke halkı arasındaki dostluğu pekiştiriyor. Pakistan halkı ise desteklerinden dolayı Türkiye halkına müteşekkir.

*İHH İnsani Yardım Vakfının hazırladığı Düşünce Gündem dergisinin Temmuz 2007 sayısında, İslam Coğrafyası bölümünde yer alan yazıdır.