“Yeniden Gazze’ye gitmek için sadece bir duyuru bekliyorum”

Meryem Lokman Talib (18), Sri Lanka asıllı bir Avustralya vatandaşı ve Kuveyt’te eczacılık fakültesi ikinci sınıfta eğitimine devam ediyor. “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola koyulan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na ağabeyi ve yengesi ile birlikte katılan Meryem Lokman Talib, İsrail saldırısının tanığı olarak yaşadığı olayları bizimle paylaştı.

 “Yeniden Gazze’ye gitmek için sadece bir duyuru bekliyorum”

23.06.2010 - “Yeniden Gazze’ye gitmek için sadece bir duyuru bekliyorum”

Bu röportaj 4 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da Z. Tuba Kor tarafından yapılmış ve Türkçeye çevrilmiştir.


Niçin Gazze’ye Özgürlük Filosu’na katıldınız?

Gazze’ye Özgürlük Filosu’na ağabeyim ve eşiyle birlikte katıldım. Çünkü Filistin meselesi, Gazze meselesi ve oralarda neler yaşandığı, dünyanın dört bir yanında yaşanmakta olan haksızlık ve adaletsizliklerin bir toplamı; yani bütün bu yaşananların hepsi küçük bir toprak parçasında cereyan ediyor. Özellikle Gazze’de yaşananlar seyirci kalınabilecek türden şeyler değil. Gazze’de yaşananlar, uzunca bir süredir devam ediyor ve bizim hükümetlerimiz ve iktidarda olan insanlar tarafından bilinçli bir şekilde görmezden geliniyor. Ben böyle bir fırsat ile müşerref olmuşken, bu fırsatı teptiğim takdirde -yani bana açılan kapıdan geçmediğimde- bir suç işlemiş olacağımı düşündüm.

 

Yola koyulmadan evvel bir İsrail saldırısı bekliyor muydunuz? İsrailli yetkililer, filonun geçmesine izin vermeyecekleri konusunda önceden uyarıda bulunduklarını belirtiyorlar.

Yola çıkacağımız güne kadar haberleri okumuş biri olarak ben şahsen her türlü ihtimale açıktım. Siyonist rejimin tabiatında, kendi düşüncelerine ve politikalarına direnenlere karşı herhangi bir bilinç, ihtimam ve vicdan olmadığı da hep aklımdaydı. Bunun açık bir delili, yüzlerce çocuğu katlettikleri Gazze’deki son savaştı. Bütün bunları aklında tutmuş biri olarak ben bu ihtimale de açıktım; ancak saldırıyı uluslararası sularda yapacak kadar aptal ve ahmak olduklarını bilmiyordum, bu derece kör olduklarının farkına varmamıştım. Katliamın ardından uluslararası kamuoyunun büyük protestoları çok net bir şekilde İsrail’in iki ayağı üstünde durmaktan aciz olduğunu ispatladı. İsrail herkesin gözleri önünde düşüyor.

 

İsrail saldırısından evvel gemideki ortam nasıldı?

Gerek saldırıdan evvel gerekse sonra, gemideki hava kelimenin tam anlamıyla harikaydı. Başka herhangi bir yerde benzer bir tecrübe yaşayacağımı gerçekten zannetmiyorum. Bazı insanlar vardı, sözle iletişim kuramasak da kalplerimiz konuşuyordu. Farklı renklerden, dinlerden, dillerden ve ırklardan insanlar vardı gemide. Herkes şunu çok iyi biliyordu ki her neyin üstesinden geleceksek, bunu hep birlikte başaracaktık. Herkes birlik içindeydi, herkes sevgi doluydu. Sadece barış vardı.

 

Saldırı esnasında neler yaşandı? O meşum olayı nasıl tecrübe ettiniz?

Katliamdan bir gece evvel, her ihtimale karşı, kadınlar arasından bir acil yardım ekibi oluşturulmaya çalışıyorlardı. Eczacılık bölümünde ikinci sınıfta okuduğum için bu ekibe beni de dahil ettiler... Sabah ezanına kadar basın ile birlikte neler olduğunu görmek üzere güvertedeydim. Ezan başlar başlamaz, sabah namazını kadınlar bölümünde cemaatle kılmak istediğim için, Türk hanım kardeşlerimizle birlikte aşağı indim. Kısa bir süre sonra ekibimizin başındaki Türk hanım gelerek “Acil yardım ekibi nerede?” diye sordu. Ben ve hemşire olan yengem yaralılar için ayrılan bölüme koştuk. Çok ciddi bir şekilde yaralanmış olan bir kardeşimizi getirdiler. O ana kadar gemide neler yaşandığına dair hiçbir fikrim yoktu. Ezana kadar güvertede bulunduğum için helikopteri görmüş olsam bile bu kadar çabuk saldıracaklarını beklemiyordum. Çünkü uluslararası sulardaydık. O yüzden de sakindim... İlk, ardından ikinci, daha sonra üçüncü ve sonra dördüncü yaralı apar topar getirildi ve ben onlarla meşguldüm. Beşinci yaralı getirildiğinde yüzüne bir de baktım ki ağabeyim. Dizinden iki kurşunla vurulmuştu. Ama ona pek fazla bakmadım, ne de olsa yarası sadece dizindendi; oysa göğsünden yaralı olanlar vardı. Aslına bakarsanız o anda içimden “Ağabeyimse ne olmuş? Buradakilerin hepsi benim ağabeyim.” diye geçirdim. Daha da önemlisi bu esnada yengem, hemen arkamdaydı ve bunu kendisine söylemek istemedim. Çünkü duyunca bayılabilirdi veya buna benzer bir başka şey yaşanabilirdi. Ama elhamdülillah hiçbir şey olmadı... Her birkaç saniyede bir sürekli olarak yeni yeni yaralılar getiriliyordu. Her yer kandı, yaralılar kanepelere taşınıyordu... Eczacılık fakültesine girdiğimde, ileride savaş bölgelerine giderek insanlara yardım edebilirim diye bir düşünce vardı zihnimde. Böyle bir düşünceye sahip olmak beni buraya getirmiş olmalı; bunu istiyordun, işte buradasın! Ama ben gerçekte yaşananların bilfiil tanığı değilim, sadece neler olduğuna dair anonsları duyuyordum geriden. Teslim olduğumuza ve resmen İsrail askerlerinin işgaline uğradığımıza dair anonsu duydum ve ancak bundan sonra durumun vahametini anladım.

 

Ağabeyin şimdi nasıl?

Ağabeyim iyi şu anda, dün gece İstanbul’a ulaştı, şimdi hastanede.

 

İsrail gemide teröristlerin olduğunu iddia ediyor. Gemilerde kimler vardı?

Biz bu soruyu sadece bu olaya münhasıran duymadık. Bu soru, süper güçlerin ve Siyonist rejimin kitlelerin beynini yıkamak üzere tekrar tekrar gündeme getirdiği bir soru. Şu aşikar ki kendi politikalarına ve kendi geleceklerine yönelik böyle bir ölümcül hata yapmışken bu tarz soruları gündeme getirmeleri oldukça komik. Öte yandan, şundan eminim ki insanlar bizim sadece ve sadece barışçıl aktivistler olduğumuzu çok çok iyi biliyorlar. İşte bu nedenle bu soru, geçersiz ve temelsiz.

 

Sizi en çok etkileyen ve hayatınız boyunca unutmayacağınız olay(lar) nelerdir?

Doğrudan tecrübe ettiğim herhangi bir belirli olay olmadı; ama insanlardan tutun olaylara ve İsrail askerlerine kadar herhalde hiçbir şeyi unutamam. Özellikle bir hususun bilinmesini istiyorum: Şunu gerçekten hissettim ki, kendi kapasiteleri çerçevesinde gayret sarf eden, Allah’ın onlara hakikat için mücadele etmek üzere bahşettiği kaynakları kullanmaya çalışan insanlar, hiçbir korku ve hiçbir endişe hissetmeyeceklerdir. Katliamdan iki saat sonra hepimiz, klimasız ve hiçbir şeyin olmadığı küçük bir odada sorgulandık ve çoğumuz kelepçelendik. Askerler tarafından kuşatıldık. Bizi esir aldılar ve herhangi birimizin en ufak bir hareketine karşı ellerinde silahlarla başımızda bekleyip durdular. Onların elleri kanlı ve acımasız ve ayrıca dünyanın en hain milleti olduklarını bilmemize rağmen, cesaretimiz sayesinde, kardeşlerimizin pek çoğu onlarla alay etti, seslerini yükselterek karşılık verdi ve direndi. Şunu çok iyi biliyorduk ki onlar bizi öldürdüler, ağabeylerimiz bu dava uğruna hayatlarını feda ettiler; ama bu bizi durdurmadı. Bizi alıkoymak, kalplerimize korku salmak istediler; ancak bu korkuyu hisseden sadece kendileri oldu ve biz bunu onlara kanıtladık. Pek çoğu ajite oldu; çünkü kuşatma altında olsak da, esir olsak da biz onları protesto ediyorduk. Fakat bu huzur, bu cesaret ve bu sekinet Allah’tandı. İnsanların bunu bilmesi gerekir.

 

Gemide esir alındınız ve İsrail’e götürüldünüz. Bu süreçle ilgili hikayenizi bizimle paylaşır mısınız?

Alıkonma süreci herkes için aynıydı, bu süreçte benzer şeylerden geçtik. Allah’a şükür, ağabeylerimizin direnişi sayesinde bizi bölemediler. Dışarıya çıkartılıp geminin iki ayrı yerinde tutulduk. Uyruklarımıza göre bize ayrımcılık yaptılar. Avustralya pasaportuna sahip olduğumuz için beni ve yengemi diğerlerinden tamamen ayrı tuttular. O zamana kadar ağabeyimden de ayrılmıştık zaten, helikoptere götürülmüştü. Aslında bunu gözlerimle görmedim ama duydum. Ağabeyim iki kere dizinden vurulmuştu ve yürüyemiyordu. Çok kan kaybetmişti ve hala da kaybediyor, hatta bu nedenle kan nakli bile yapıldı. Durumunu tahmin edebilirsiniz aslında, yaraları daha tazeydi. Herhangi bir fiziki destek veya herhangi bir kişinin yardımı olmaksızın yürümek ve helikoptere binebilmek için üst kata çıkmak zorunda kalmış. Bu nedenle yolda üç defa bayılmış. Bunun bilinmesi önemli diye düşünüyorum ki böylece insanlar Siyonist rejimin gerçek zalim yüzünü anlasın. Bunlar insan değil! İnsanlıktan nasiplerini almamışlar! İnsanlık için bir hakaret bunlar, bunun açıkça dillendirilmesi gerekir.

 

Gemide ve hapishanede herhangi bir işkence ve kötü muameleye maruz kaldınız mı?

Aslında her şey baştan aşağı kötü muameleydi. Hanımlara yönelik daha ziyade sözlü saldırı, psikolojik savaş, bakarak rahatsız etme gibi şeyler söz konusuydu. Benim tercih ettiğim mücadele yolu ise şu şekildeydi: Gemiden ayrılırken yanıma aldığım tek şey pasaportum ve Kur’an-ı Kerim’di. Bu nedenle tüm soruşturma süreci boyunca sadece Kur’an okudum ve beni engelleyemediler. Kur’an’a mı dokunacaklardı yani? En azından benim bu yöndeki denemelerimde böyle bir şeye yanaşmadılar... Daha sonra bir başka şeye şahit oldum. Havalimanına gittiğimizde bizi sınırdışı etmeye çalıştılar. Çoğunluğu Mavi Marmara’dan değil de Challanger gemisinden olan 13 kişilik bir kadınlar grubuyla birlikte idim. Havalimanına ulaştığımızda neredeyse 40-50 asker ve polisle kuşatıldık. Bu arada, havalimanına varmadan evvel yaklaşık 11 saat bir araç içinde bekletildik ve içerisi iyice sıcaktı. Dışarı çıktığımızda neler olduğunu bilmiyorduk; bu nedenle elçiliğimizle bağlantı kurmayı talep ettik ki bu bizim yasal haklarımızdandı. Bu konuda ısrarcı olduk. Direndikçe etrafımızdaki askerlerin sayısı iyice arttı. Zorla yukarı çıkartıldık. Üst katta yine aynı basit talebimizi tekrarladık. Fazla bir şey istemiyorduk; karar verebilmek için sadece konsolosumuzu, büyükelçimizi görmek istiyorduk. Bizi nereye sınırdışı ediyorsunuz? Neler oluyor? Hiçbir soruya cevap vermiyorlardı. Biz de onlara güvenmiyorduk zaten. Bu şekilde direndiğimiz için bizi küçük düşürmeye ve zayıflatmaya çalıştılar. Ancak bu da işe yaramayınca, bir asker artık yeter diye düşünüp aramızdan birisini itti. Sıkıca kenetlenmiş bir gruptuk, bu nedenle birimizi ittikleri anda hep birlikte “N’oluyor?” diye çıkıştık. Gittikçe sayıları arttı ve özellikle suratsız bir asker gelip kardeşlerimizden birinin (Yunanlı veya Hollandalı olabilir) başına üç defa vurup saçlarını çekmeye başladı. Hemen onun arkasındaydım ben. Olayın şoku içinde kalakaldım. Tabii ki kavga büyüdü; çünkü içimizden birine vurulduğu anda direnecek, kendimizi savunacaktık. İnanılır gibi değildi bu. Hele de bir erkeğin hanıma vurması çok daha çirkin bir şey. Daha da önemlisi o tamamen silahlıydı ve biz elinde sadece pasaportu olan savunmasız insanlardık.

 

İHH hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir önceki konvoya katılan yakın bir arkadaşım vasıtasıyla İHH hakkında bilgi edinmiştim. Arkadaşım, İHH ve başkanı Bülent Yıldırım hakkında hep çok iyi şeyler söylüyordu. İHH temsilcileri ile ilk temasım, kampanyaya destek olunması için Kuveyt’e geldiklerinde gerçekleşti. Üniversitelerde pek çok toplantı düzenlemiştik, gelip bu konu, konvoy ve filo hakkında konuşmaları için. İstanbul’a geldiğimde bu hareketi beğenmiştim. Şimdi ise bu harekete, onu destekleyenlere ve onun başkanına olan sevgim arttı. Bülent Yıldırım, oldukça alçakgönüllü ve sade bir insan; gerçekten bir lider, güvenilir ve sorumlu bir lider; her meseleyle şahsen ilgileniyor. Hatta benim ağabeyimle ilgili meselede, neler yaşandığını ve durumun ne olduğunu ayrıntılarıyla konuşmak üzere beni ofisine götürdü. Allah onu ve bütün İHH çalışanlarını korusun.

 

Sağ salim döndünüz. Şu anda ne hissediyorsunuz? Gazze’ye gidecek bir başka organizasyona katılmak istiyor musunuz?

Bu yolculuk sırasında gördüğümüz mucizeler sayısızdı. Bu kutlu bir yolculuktu. Halihazırda duygularım uçuşuyor; onları yeniden toparlayıp gözden geçirmem gerekiyor. Daha sonra, Siyonist terörün birinci elden şahidi olarak bizim, stratejinin ne olması gerektiği ve bir kampanyayı yönetmek için bu tecrübeyi nasıl kullanmamız gerektiği konusunda bir karar vermemiz gerekiyor. Şu anda hissettiklerimi kelimelere dökmek benim için çok zor. Çok mutluyum ve tabii ki çok memnunum. Yeniden yola koyulma noktasında sadece bir duyuru bekliyorum. Körfez bölgesinden gerçekleştirilecek bir organizasyonun parçası olmayı ve halihazırda yaşamakta olduğum Kuveyt’teki halkı harekete geçirmeyi ümit ediyorum. Eğer “Yeniden yola çıkacağız” diye bir duyuru gelirse, hiç şüphesiz “Ben geliyorum ve bütün arkadaşlarımı da beraberimde getiriyorum” diyeceğim. Çünkü onlar da bunu tecrübe etmeliler.

 

Bu filonun başarılı olduğunu düşünüyor musunuz veya bu filo ile neler başardınız? Çünkü bazıları “Hayır, pek çok insan hayatını kaybetti ve yaralandı; bu girişim başarısız kaldı” iddiasında. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bütün bunları bir trajedi olarak gören insanlar, bence bunun başarıya ulaşmasını istemeyen insanlardır. Davayı bilen, hakikati idrak eden herkes, bunu ancak ve ancak bir başarı olarak değerlendirir, başka bir şekilde değil. Avustralya’dan bir misal vermek istiyorum. Avustralya devleti ve hükümeti, senelerdir Filistin hakkında çok ama çok az yayının yapılması hususunda baskı yaptı ve bunda da başarılı oldu. Bu olayın, yani bir Avustralya vatandaşı olarak ağabeyimin vurulmasının ardından Avustralya gazeteleri, radyoları ve televizyonları bu konuya odaklandı. Avustralya vatandaşlarının çoğu, Gazze ve abluka hakkında ya çok az şey biliyor -ki bu da sadece İsrail’in bilmelerini istediği kadar- ya da hiçbir şey bilmiyor. Bu olaylar işte bu örtüyü yırttı. İnsanlar artık merak edip soruyorlar “Niçin vurdular?” diye; böylece akıl devreye giriyor ve araştırmaya başlıyorlar. İşte bu yüzden kesinlikle bir başarıdır bu. Allah’ın bize bu mücadelenin ve bu başarının bir parçası olma fırsatını bahşetmesinden dolayı kendimizi çok şerefli hissediyoruz. Biz alçakgönüllüyüz; ama Allah’tan -O’nun izniyle- Filistin’in kurtuluşunda ve ablukanın kaldırılmasında bize çok daha büyük bir rol vermesini diliyoruz.

 

İçtenlikle sorulara cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederim.



İHH İnsani Yardım Vakfı Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan ve izin almadan yardım toplayabilen bir vakıftır.