Savaşın ortasında Halep'te bir gece
Abdullah Kibritçi 10.02.2016

Ben buradan hiç ayrılmadım. Neredeyse tüm komşularım gitti ama ben kaldım. Kalmak zorundaydım çünkü yardım etmem gereken insanlar vardı.

Her gün onlarca genç geliyor. Hepsiyle tek tek ilgileniyorum. Onları o halde görünce kendi çocuklarım aklıma geliyor. Burayı bırakıp gidemiyorum. Gelen gençlerin bir kısmı ağır yaralı oluyor ve bir kaç gün içinde ölüyor. Hayatta kalanlar ise biraz toparlandıktan sonra hemen gönderiliyor. Çünkü çalıştığım hastaneye günde yaklaşık elli yaralı geliyor ve yeterli yerimiz yok. Çatışmaların şiddetlendiği zamanlarda veya şehirler vurulduğunda çok daha fazla yaralı geliyor. O vakitlerde insanlar sıradan hastalıkları için hastanelere gitmiyor. Hastaneler baştan sona yaralılarla doluyor.

Hastanenin bir kısmı yerin altına inşa edildi. Çünkü hastaneler vuruluyor. Sadece hastaneler değil fırınlar ve pazar yerleri de vuruluyor. O yüzden her şeye hazır olmalıyız. Bazen gecenin bir vakti aniden kapım çalınıyor. Hastane uzak olduğu için önce evime geliyorlar. Ben sadece bir hemşireyim. Savaştan sonra acil durumlara müdahale edebilmek için eğitim aldım. Elimden geleni yapıyorum.

Bu benim en küçük oğlum. Zor yürüyor. Çünkü yakınında bir bomba patladı ve bacaklarından yaralandı. Diğer oğlum şuan yan odada ancak onu görmenize imkan yok. Sizi asla görmek istemez, tatsızlık çıkartır. Uzun zamandır böyle. Bazen elleri titriyor, bazen kendini tamamen kaybediyor. Henüz 21 yaşında ama artık normal biri değil. Onunla konuşamıyoruz.

Çatışmaların ilk başladığı zamanlarda rejime muhalif oldukları için ağabeyi ile birlikte tutuklandılar. Yıllarca hapis kaldılar. Sonra bir takasla ortanca oğlum kurtuldu. Takas sırasında bir rejim askeri cesedine karşılık oğlumu vermişlerdi. Ama o artık eski oğlum değildi. Beton hücrelerde kalmış ve sürekli işkence görmüştü. Ağabeyine işkence yapılırken günlerce onun çığlıklarını duymuştu. Onu bu hale getiren şey de ağabeyinin çığlıklarıydı. Bir gün ağabeyinin sesini duyamayınca sormuş, öldüğünü söylemişler. Oğlumu işkenceyle öldürmüşler.

Bu günlerde uykularından aniden uyanıyor. Rüyalarında hala ağabeyinin çığlıklarını duyuyor. Artık hiç gülmüyor ve konuşmuyor. Eskiden o kadar neşeli bir çocuktu ki, hayret ederdiniz. Herkese iyilik yapar, sürekli şakalaşır ve gülerdi. Artık başka biri oldu. Oğlumu mahvettiler.

533473336415.jpg

… Bütün bunları bana bir kaç hafta önce Fatma adında bir hemşire anlattı. Suriye'nin İdlip kentindeki evindeydik. Elimde not defterimle yanmayan bir sobanın yanına oturmuş bu kahraman hemşirenin anlattıklarını dinliyordum. Gözlerim çoğu zaman yerdeydi. Oğluna işkence yapıldığını anlatırken Fatma hemşirenin hıçkırıklarını duyuyor ama yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum. Başından geçenleri dinledikçe ciğerimiz dağlanıyor, kalbimiz öfkeyle çarpıyordu. Üç çocuğundan biri işkenceyle öldürülmüş, diğeri işkencede akli dengesini yitirmiş, en küçüğü ise bir patlamada bacaklarından sakatlanmıştı. Kafamı kaldırdığım bir vakit karşı duvara asılı lambayı gördüm. Yıkılmış şehirlerin insanları evlerini gaz lambaları veya ışıldakla aydınlatıyordu. Evin küçük oğlu aksayarak çayları getirdi. On beş yaşlarında olmalıydı. Şarapnel parçaları bacaklarında hasar bıraktığı için yürümekte zorlanıyordu. Annesi onu sürekli bir tedaviye tabi tutmuştu, söylediğine göre yürüyüşü günden güne düzelecekti. Fatma hemşire bir kaç kilometre ötedeki bir hastanede çalışıyordu. Cepheden yaralı gelen gençlerin veya vurulan sivil yerleşim yerlerinden gelenlerin ilk müdahaleleriyle ilgileniyordu.

O evden ayrıldıktan sonra bir süre konuşmadık. Zaten konuşacak durumda değildik. Yıkılmış sokakların, mahallelerin arasından geçerek yolumuza devam ettik. Hayat bazen oldukça sıradan akıyor bazen de ıssızlaşıyordu. İnsanlar evlerinin yanlarına veya bahçelerine sığınaklar kazmıştı. Her evde mutlaka bir telsiz vardı ve yaklaşan tehlikeler konusunda birbirlerini uyarıyorlardı. Telsizlerden sürekli bir yerlerin vurulduğuna dair haberler duyulmasına rağmen insanlar oldukça sakindi. Ta ki bir uçağın veya helikopterin yakınlarda olduğu bilgisini alana dek. O zaman bir hareketlilik başlıyor, evlerinde olanlar sığınaklara, dışarıda olanlar hızlıca evlerine yollanıyordu. Ancak bu sığınaklar varil bombalarının etrafa saçtığı parçalardan yara almadan kurtulmak için yapılmıştı. Eğer bir Rus uçağı tarafından vurulursak saklandığımız sığınak mezarımız olur, diye anlatıyordu misafir olduğumuz bir evin sahibi. Rus uçaklarının attığı bombalardan kurtulmanın bir yolu yoktu. Sadece Rusya değil 13 farklı devlet kendi çıkarları için Suriye topraklarını bombalıyor ve çoğu zaman siviller ölüyordu.

Çatışmaların yoğun yaşandığı bölgelerde evler yıkıntılardan ibaretti. Bağ ve bahçelerin olduğu bir bölgeden geçerken durduk. Zeytinlikler ve sürülmüş tarlalar vardı. Aracı yol üzerinde bırakıp arkadaşlardan ayrıldık. Zeytin ağaçlarının arasından köye doğru Emre Karapınar’la küçük bir yürüyüşe çıktık. İkindi kızıllığının son demleri yaşanıyordu. Tek katlı evlerin, kapı önlerinde oynayan çocukların yanından geçtik. Gün boyu gördüğümüz yaşadığımız şeyler olmasa Suriye topraklarında olduğumuzu unutabilirdik. Hava kararmak üzereyken araçtan iyice uzaklaşmıştık. Arkadaşların bize el sallayıp işaret yaptıklarını ve dönmemiz için uyardıklarını görebiliyorduk. Hava kararmadan yola çıkmak istiyorlardı. Burada geceler çok daha tehlikeliydi, kendisi görünmeyen ama sesi uzaklardan duyulan uçaklar yerleşim yerlerini vuruyordu. Önümüzde daha üç saatlik yol vardı. Türkiye sınırına doğru yola çıktık.

Oysa Suriye'de gecelerin nasıl geçtiğine daha önce şahitlik etmiştim. Bundan iki yıl önce bir gece Halep'te kalmıştım. Eskiden banka olan bir yapının camla ayrılmış ofislerinden birinde, yere serilmiş minderin üzerine kıvrılıp uyumuştum. Terk edilmiş banka artık yerel bir ajansın iletişim merkeziydi. Suriye'de yaşananları dünyaya anlatmak için haber üretiyorlardı. Burayı seçmişlerdi çünkü sanayi bölgesi daha az vuruluyordu. Yine de gece boyu uçak sesleri ve bomba gürültüleri eksik olmadı. Bulunduğumuz binanın tepesinden geniş bir alanı görmek mümkündü. Savaş muhabiri Samet Doğan'la birlikte, gece karanlığında, binanın tepesinden şehri izlemiştik. Halep karanlığa bürünmüştü. Karanlığın ortasında nadiren ve aniden yanıp sönen ışıklar araçlara aitti. Sadece bir anlığına önlerini görebilecek kadar farları yakıyor sonra hemen söndürüyorlardı. Çünkü geceleri düşürülme tehlikesi yaşamadan uçan savaş uçakları hareket eden şeyleri vuruyordu. Halep şehri sakinlerinin akşama yakın saatlerde eve yetişme telaşı boşuna değildi. Tüm bunları bilmemize rağmen yine de bir seferinde geç kalmış ve akşam vakti yol almak zorunda kalmıştık. Yollarda çok nadiren araca rastlanıyordu. Şoför seksen kilometreyi bulan hızlara çıkıyor ve dakikada üç dört saniye farları yakabiliyordu. Kendimi ölüme hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. O an, kaza yapma ihtimalimizin vurulma ihtimalinden daha yüksek olduğunu düşündüm.

Suriye'deki savaş bir çok şehri harabeye dönüştürdü. Bir zamanlar insanların gezip alışveriş yaptığı tarihi çarşılar, tedavi oldukları hastaneler ve hatta camiler yerle bir oldu. Ülkenin ikinci büyük şehri Halep'in nüfusu savaştan önce 4 milyonu aşıyordu. Dört bin yıllık tarihe sahip şehrin şimdiki nüfus 400 bin bile değil.

Halep o günlerde sıcak çatışmaların yaşandığı bir yerdi ancak durum bu günkü kadar kötü değildi. Bir yandan çatışmalar devam ederken bir yandan çarşı pazarda hayat normal bir şekilde devam ediyordu. Harabeye dönmüş eski çarşıyı gördüm. Sokaklarını gezdim. Halep Emevi Camii'nin bir kısmı yanmış ve yıkılmıştı. Çatışmada zarar görmemesi için mücahitler bazı tarihi eserlerin etrafını kum torbalarıyla örmüşlerdi. Yine de duvara nakşedilmiş güneş saati delik deşik olmuştu. Şehir bir yerden itibaren hatla çizilmiş gibi ikiye ayrılmıştı. Rejim askerleri bir kaç yüz metre ötedeydi. Bu halde dahi caminin içine girmek istedik. Keskin nişancılardan korunmak için bazı yerlerden geçerken bekliyor ve tek tek koşarak geçiyorduk. Samet bana bir keskin nişancının ilk geçeni gördüğünü, ikinci geçerken nişan aldığını ve üçüncüyü vurduğunu anlattı. Bu her ne kadar fıkra gibi gelse de o andan itibaren üçüncü olarak geçmemeye dikkat ettiğimi fark ettim. Yanımızdaki fotoğrafçı bir yerden sonra gelmedi. Biz ilerlemeye karar verdik. Rejimin yaktığı bölümlerden geçmiş caminin orta avlu kısmına gelmiştik. Avlu ikindi güneşiyle aydınlanmıştı ve hala çok güzel görünüyordu. İkindi namazını yıkıntıların arasında kılıp dönüş yoluna geçtik. Aynı yöntemle ve dikkatle dönüyorduk. Bir ara rehberimiz Samet'i aniden kolundan tutup çekti. Sonra da adım atmakta olduğu yerdeki mermi deliklerini gösterdi. Kendisini adım adım takip etmemiz ve kestirme zannettiğimiz yolları kullanmamamız konusunda bizi tekrar uyardı. Söylediğine göre Samet'in adım atmakta olduğu yer bir keskin nişancının görüş alanına giriyordu ve daha önce aynı yerde bir kaç kişi vurulmuştu.

Daha sonra Suriye topraklarını bir çok kere ziyaret ettim. Türkiye-Suriye sınırındaki devasa kampların nasıl yavaş yavaş büyüdüğüne şahit oldum. Eskiden zeytin bahçelerinden ibaret olan düzlükler savaştan kaçanların sığınağı olmuştu. Önce zeytin ağacının gölgesine sığınan aile daha sonra bir çadır bulur orada yaşardı. Esed rejimi ve diğer müttefikler vurdukça insanlar sınırlara göç etti. Şehirler bombalandıkça çadırkentler büyüdü. Artık (sadece Suriye içinde) 300 bin kişi bu çadırlarda yaşıyor. Şehirlere düşen her bombayla birlikte yeni göç dalgaları başlıyor. Çadırkentler giderek büyüyor.

300 bin insan çadırlarda nasıl yaşar? Kışın soğuktan nasıl korunur? Bu kadar insan nasıl doyar? Çocuklar okula nasıl gider? Elektrik ve su nasıl sağlanır? Hastalar nasıl tedavi edilir? İnanın hepsi çok zor. Ama yine de bunun için çalışan insanlar var. Ancak niyetim bunları anlatmak değil. Türk halkının yardımlarını, yüzlerce kişiyle çalışan İHH'yı ve gıda depolarını, oradaki hayatı kendi gözlerinizle görmenizi istiyorum. Bu mümkün. Bir gün yola çıkın ve kamplara gidin. O insanlarla göz göze gelin.