Osmanlı Devleti’nde vakıf
“Beşerin yaradılışında hayır işlerine karşı sevimli bir temâyül vardır. Fertlerin hayat safhalarında dâima bu temâyül hissolunur. Hissi dini ile imtizâç edince bu haslet daha mütebâriz olarak görülür.
14.09.2009

“Beşerin yaradılışında hayır işlerine karşı sevimli bir temâyül vardır. Fertlerin hayat safhalarında dâima bu temâyül hissolunur. Hissi dini ile imtizâç edince bu haslet daha mütebâriz olarak görülür. Asırlardan beri vücuda gelen yollar, köprüler, çeşmeler, imârethâneler, şifâhâneler, medreseler, mektepler ve mâbetler gibi hayır müesseseleri bu hasletin en canlı âbideleridir.” (Berki, 1941:III)

“Erbâb-ı nihaya hafî olmadığı üzere meâbid ve mekâtib ve kütüphâne ve hastahâne ve fukarâhâne ve köprü ve çeşme gibi diyânet ve medeniyetin levâzımından olan müessesât-ı hayriyye ıstılah-ı fukahâda ‘vakf’ denilen muâmele ile vücuda gelmiş olduğundan muâmele-i mezkûre bilcümle milel-i mütemeddine indinde mu’teber ve mer’iyyu’l-icrâdır.” (Ömer Hilmi, 1307:8)

وقف : Vakf; Arapçada hapsetmek, alıkoymak, ayni eşyayı ve menâfıını tasadduk etmek ve imsak etmek, durdurmak manalarına gelmektedir. Çoğulu ef’âl vezninde اوقاف : evkâf şeklinde gelir. Istılahta ise vakf, menfaatı Allah’ın kullarına âit olur vechile bir ayni Cenâb-ı Hakk’ın mülkü hükmünde olmak üzere temlik ve temellükten mahbus ve memnu’ kılmaktır. Vakfeden kimseye vâkıf, vakfedilen aynî değere mevkûf ve mahal-i vakf denir (Ömer Hilmî, 1307:2; Berki, 1941:40). Vakıflarda, Vakfedenin şer’i ölçüler içerisinde vakfiyesi için belirlediği esaslar temel alınıp uygulanır. Bu ise şart-ı vâkıf ya da vakfiye şartları diye tesmiye olunur.

İslam’dan önce de Hz. İbrahim (a.s.)’den başlayarak nebî ve rasullerin vakıf yaptıkları bilinmektedir. Hz. İbrahim’in çeşitli hayır müesseseleri meydana getirip vakfettiği ve bunların en akdeminin Kâbe-i Muazzama olduğu muteber kaynaklarda zikredilmiş ve buna ve Filistin’deki vakıflarına Halîlurrahmân Vakfı denmiştir. Hatta bu vakıflara ait kayıtlar Osmanlı zamanında dahi cârî olmuştur (Ömer Hilmî, 1307:9; Berki, 1941:IV). Ayrıca Hz. Davud (a.s.) ve Hz. Süleyman (a.s.)’ın Filistin’de asâr-ı hayriyye oluşturup vakfettikleri de bilinmektedir.

İslam tarihinde ise Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında, gerek hadîs-i şeriflerde gerekse Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygulamalarında vakıf teşvik edilmiş ve Medîne-i Münevvere çevresindeki yedi hurmalık fukara ve mesâkine vakfolunmuştur. Nitekim Müslim, Tirmizi, Neseî ve diğer bazı hadis kaynaklarında bu hususta Ebu Hureyre’den rivâyet olunan şu hadîs-i nebevî yer almıştır:

 

- حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ أَيُّوبَ وَقُتَيْبَةُ يَعْنِي ابْنَ سَعِيدٍ وَابْنُ حُجْرٍ قَالُوا حَدَّثَنَا إِسْمَعِيلُ هُوَ ابْنُ جَعْفَرٍ عَنْ الْعَلَاءِ عَنْ أَبِيهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ:

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثَةٍ إِلَّا مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ

 

 

حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ حُجْرٍ أَخْبَرَنَا إِسْمَعِيلُ بْنُ جَعْفَرٍ عَنْ الْعَلَاءِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ أَبِيهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ:

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثٍ صَدَقَةٌ جَارِيَةٌ وَعِلْمٌ يُنْتَفَعُ بِهِ وَوَلَدٌ صَالِحٌ يَدْعُو لَهُ

قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ

 

“Rasulullah (s.a.v.) buyurdu: İnsan vefat ettiğinde ameli münkati’ olur, kesilir (amel defteri kapanır). Üç şey hariç: sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve ona duâ edecek salih evlât.” (Müslim, Hadis No:3084; Tirmizî, Bâbu’l-Vakf, 5/243; Neseî, Fazlu’s-Sadaka, 11/424)

Hasen-sahîh olarak rivâyet edilen bu hadîs-i şerîfin şerhinde şârihler şu şekilde ifade etmişlerdir. Nitekim İmam Muhyiddîn en-Nevevî Müslim şerhinde bu hadis rivâyeti ile ilgili şunları söyler:

 

3084 - قَوْله صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : ( إِذَا مَاتَ الْإِنْسَان اِنْقَطَعَ عَمَله إِلَّا مِنْ ثَلَاثَة إِلَّا مِنْ صَدَقَة جَارِيَة أَوْ عِلْم يُنْتَفَع بِهِ أَوْ وَلَد صَالِح يَدْعُو لَهُ )

قَالَ الْعُلَمَاء : مَعْنَى الْحَدِيث أَنَّ عَمَل الْمَيِّت يَنْقَطِع بِمَوْتِهِ ، وَيَنْقَطِع تَجَدُّد الْجَوَاب لَهُ ، إِلَّا فِي هَذِهِ الْأَشْيَاء الثَّلَاثَة ؛ لِكَوْنِهِ كَانَ سَبَبهَا ؛ فَإِنَّ الْوَلَد مِنْ كَسْبه ، وَكَذَلِكَ الْعِلْم الَّذِي خَلَّفَهُ مِنْ تَعْلِيم أَوْ تَصْنِيف ، وَكَذَلِكَ الصَّدَقَة الْجَارِيَة ، وَهِيَ الْوَقْف .

“Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu sözü hakkında ulemâ der ki: Hadisin manası; kişinin ölmesiyle ameli kesilir, ona icâbet etmenin tazelenmesi de aynı şekilde inkıtâa uğrar. Ancak şu üç şey hariç; onların oluşması, amelin devamının sebebi olur. Zira evlat ebeveynin kesbidir. Aynı şekilde talim ve bırakılan eserlerden dolayı bıraktığı ilim de süregelen ameldir. Sadaka-i câriye de yine ölümden sonra inkıtâa uğramayan amellerdendir. O ise vakıftır.” (Nevevî, Şerh-u Sahîh-i Müslim, Hadis No:3084)

Nitekim Hz. Ömer (r.a.) daha devr-i saâdette Medîne-i Münevvere yakınındaki hurma bahçesini Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tâlimâtıyla vakfetmiştir. Bir gün Hz. Ömer (r.a.) Hz. Rasul-ü Ekrem (s.a.v.)’in huzuruna gelerek “Benim nefis bir arazim, hurma bahçem var ki misli görülmemiştir. Bu hurmalıkla ilgili ne buyurursunuz?” diye sorar. Hz. Peygamber-i Zîşân (s.a.v.) da احبس اصله و سبل ثمره ; yani o hurmalığın, arazinin aynını, aslını hapset (vakfet), semeresini (meyvesini) ise fukaraya sebil et (dağıt) diye buyurarak tâlimât verir. Hz. Ömer (r.a.) da bu tâlimât-ı Nebevî üzere araziyi, hurmalığı vakfedip sebil eder (Ömer Hilmî, 1307:10-11; Berki, 1941:IV).

Bu şekilde Hulefâ-i Râşidîn devrinde, Hz. Ebubekir (r.a.)’den başlayarak arazi vb. mal ve mülk vakfedilmiştir. Hz. Câbir (r.a.)’den gelen bir rivayette, Hz. Câbir (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Ben muhâcir ve ensârdan bir kimse bilmem ki, malı olup da malını vakf ve tasadduk etmesin.”

Daha sonraki devirlerde İslam devletlerinde vakıf müessesesi iyice olgunlaşıp kalıcı bir kurum haline gelmiştir, Abbâsîler, Selçuklular, Eyyûbîler ve Memlûklularda çok geniş vakıflar oluşmuştur. Özellikle Mısır ve Suriye’deki Eyyûbî ve Memlûk vakıflarının bir kısmı hâlen devam etmekte olup mütevellileri bile vardır. Bu vakıflarla bu coğrafyada cami, medrese, kervansaray vb. nice hayır eserleri ortaya çıkmıştır. Kahire’deki Câmiu’l-Ezher dahi Eyyûbî ve Memlûk vakıflarının bir semeresidir.

İslam tarihinde şehir ve kasabalar vakıf eserlerle özdeş konumdaydı. Şehir ve kasaba medeniyetini oluşturan temellerin başlıcası vakıf müessesesiydi. Şehri süsleyen cami, medrese, mektep, kütüphane, imaret, bimarhane, şifahane vb. yapıların tümü vakıf müessesesinin mahsulüydü.

Zaman içerisinde vakıflara ait hükümler fıkıh kitaplarında hususi olarak yer almışlardır. En başta İmam-ı Şâfi’î (r.a.)’nin Kitâbu’l-Umm adlı eserinde “Habsolunan Emval” başlığıyla vakıflarla ilgili fıkhî hükümler yer almıştır. Bunun yanı sıra, Hilâl bin Yahya’nın Ahkâmu’l-Evkâf adlı eseri ve Hassâf’ın Ahkâmu’l-Evkâf adlı eserleri bu konudaki ilk müstakil eserlerdir.

Osmanlı devletinde vakıflarla ilgili ilk vesikalar Orhan Gâzî zamanına aittir. Orhan Gâzî’ye ait 724/1324 tarihli Farsça vakfiye belgesi, bugün Taksim Atatürk Kitaplığı Muallim Cevdet Koleksiyonu meyânında yer almaktadır. Bu vakfiye Bugün Geyve ilçesine bağlı Mekece köyündeki arazilerle ilgili olup, bu vakıf için Orhan Gâzî, âzatlılarından Tavâşî Şerefuddîn Mukbil’i mütevelli olarak tayin etmiştir (Uzunçarşılı, V/277-288; Ergin,1937: 720).

Ayrıca Topkapı Sarayı arşivinde (E. 10789) yine Orhan Gâzî’ye ait olarak 749/1348 tarihli bir mülknâme de bulunmaktadır (Arşiv Kılavuzu, 1938: 97-98). Sultan I. Murad dönemine ait olarak da yine Topkapı Sarayı’nda Yemen Fatihi Koca Sinan Paşa Türbesi’nden müdevver evrak meyânında 767/1366 tarihli bir vakfiyenâme bulunmaktadır. Bu vakfiyeye göre, Sultan I. Murad Malkara’da bir parça araziyi vakfedip, Âhi Musa adlı bir âhiyi mütevelli tayin edip, arazinin tevliyetini Âhi Musa’nın evladına şart kılmış ve âhilik kuşağının onlar tarafından kuşandırılması da şart kılınmıştır. Ayrıca bu vakfiyede arazinin sınırları da detaylı biçimde belirtilmiştir (Öz, 1941:241-244).

806/1404 tarihli Şehzâde Emir Süleyman’a ait yine bu evrak meyânındaki vakfiyede büyük amcası Süleyman Paşa’ya ait Köyceğiz Vakfı tazelenmiştir (Öz, 1941:244).

Osmanlı’nın kuruluş dönemlerine tekâbül eden en önemli vakfiyelerden biri de Germiyanoğullarından Yakup Bey’e ait taşa hakkedilmiş olan vakfiyedir. Bu kitabe Kütahya’da Ulu Cami karşısında yer alan Yakup Çelebi Medresesi’nin avlusunda duvara yaslı şekilde bulunmaktadır. Alt kısımları kırılmış olan ve 814/1411 tarihine ait taş vakfiyede Medrese’nin inşası yer aldığı gibi, Kütahya ve civarındaki vakıf arazileri de konu edilmiştir. 34 satırlı, 3,30x.10 metre ebadında olan bu uzun Türkçe taş vakfiyede, dönemin yöredeki vakıfları ve vakıf mütevellileri ile özellikle Germiyanoğulları tarihine ışık tutacak bilgilere de yer verilmiştir (Uzunçarşılıoğlu, 1932:79-84).

Bunun dışında Fatih devrinde özellikle İstanbul’un fethi akabinde şehir iskânı ile beraber çok büyük vakıflar tesis edilmiş olup bunların en büyüğü Büyük Ayasofya vakfıdır. Bu meyânda Kapalıçarşı dahi Ayasofya vakfının akarı olmuştur. Ardından Fatih Camii ve İmareti vakfiyeleri bunu takip etmiştir. Vakfiye metinlerine göre imparatorluğun çeşitli yerlerinde bir kısım ekili arazi gelirleri ya da şehir ve kasabalarda dükkân veya haneler bu vakıflara gelir kaynağı olarak belirlenmiş olup zaman zaman bazı hayır sahiplerinin bu vakıflara ek bağış yaptığı da vâki olmuştur (İstanbul Vakıfları Tahrir Defterleri, 953/1546 tarihli, 1970; 1009/1600 tarihli, 2004). Fatih döneminde Bursa’da, Edirne’de, Balkanlarda, Bosna ve Arnavutluk’ta da büyük vakıflar teşkil edilmiştir.

II. Bayezid devrinde ise teşkil edilen en büyük vakıf Haremeyn Evkâfı’dır. Bu vakıf, henüz o dönemde Osmanlı idaresi altında olmamasına karşın, Haremeyn-i Şerifeyn’e gelir sağlamak üzere tesis edilmiş çok büyük bir vakıf olup, Anadolu ve Rumeli’de birçok menkul ve gayrimenkul mülk ve gelir bu vakfa tahsis olunmuştur. Yavuz Sultan Selim zamanında Hicaz’ın Osmanlı topraklarına katılması akabinde bu vakıf daha da genişletilmiştir. İstanbul civarında Sütlüce ve Hasköy başta olmak üzere birçok mıntıka ve arazi Haremeyn vakfına bağlanmış, bu vakıf Cumhuriyet dönemine kadar sürmüş, Hicaz’a her sene gönderilen surre alayları bu vakıfla bağlantılı olarak teşkil olunmuştur.

Kanûnî Sultan Süleyman zamanında ise, uzun süren saltanatında birçok vakıf teşkil edilmiştir. Özellikle bu vakfa bağlı tekke ve zaviyeler, başta Melâmiyye’den ve Pîr Ali Aksarâyî’nin hulefâsından Helvâî Şeyh Yakup Efendi’ye ait Bozdoğan Kemeri bitişiğindeki zaviye ve bunlara ait mülkler olmak üzere bir hayli çoğalmıştır. Özellikle Kanuni devrinde yapılan su yolları, İstanbul’daki ünlü kırkçeşmeler de önemli vakıflardandır. İstanbul çevresinde Kâğıthâne, Büyükdere, Debbağ İbrahim Deresi, Kemerburgaz gibi yerlerden Mimar Sinan marifetiyle su yolları yapılıp, buralardan gelen sular İstanbul içindeki çeşmelere, cami, medrese, imaret ve sair vakıf hayratına verilmiştir (Ateş, 1987).

Bu dönemlerde büyük vezir vakıfları da bir hayli artmıştır. İznik’te Çandarlı ailesine ait vakıflar; Fatih devrinde Veziriâzam İshak Paşa’nın vakfı; II. Bayezid devrinde, Hadım Ali Paşa, İbrahim Paşa ve İskender Paşa vakıfları; Kanûnî devrinde Ayas Paşa, Semiz Ali Paşa, Rüstem Paşa, Frenk İbrahim Paşa, Kara Ahmed Paşa, Pertev Paşa, Sokollu Mehmed Paşa vakıfları bunların başta gelenleridir. Anadolu, Suriye, Irak, Mısır ve Balkanlara kadar Osmanlı coğrafyasının birçok yerine bu vezir vakıfları yayılmıştır.

Balkanlarda Rüstem Paşa, Semiz Ali Paşa, Sokullu Mehmed Paşa vakıflarına bağlı birçok hayrat ve akar olduğu gibi, Boşnak Hüsrev Paşa ve Arnavut Behram Paşa vakıflarına ait Van, Bitlis, Diyarbakır, Mardin ve çevresinde yine birçok hayrat ve akar bulunmaktaydı. Boşnak Hüsrev Paşa’nın Bitlis yolları üzerinde yaptırdığı hanlar ve kervansaraylar silsilesi bunların başlıcalarıydı. Sadece sultanlar ve vezirler değil, mirahur ve kethüdaların bile büyük vakıfları olabiliyordu. Bunların en ünlüleri II. Bayezid ve I. Selim devrinde İmrahor İlyas Bey, Kanuni devrinde Sadrazam Arnavut Kara Ahmed Paşa’nın kethüdası (kâhyası) Hüsrev Kethüda’nın vakıflarıydı. İmrahor İlyas Bey’in İstanbul’un çeşitli yerlerinde vakıf mülkleri olduğu gibi, Rumeli’nin birçok yerinde vakıfları vardı. İstanbul’daki kiliseden çevrilme İmrahor İlyas Bey Camisi (eski Studyos Manastırı), yine Arnavutluk’ta Görice (Korça)’deki İmrahor İlyas Bey Camisi, hayratının başlıcalarıdır. Orta Anadolu’dan Balkanların ücra köşelerine kadar birçok mıntıkada Hüsrev Kethüda Vakfı’na bağlı hayrat ve akarlar mevcuttu. Sadrazam Kara Ahmed Paşa’nın H.962 tarihinde nâhak yere gadren Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle katledilmesinin ardından kethüdası olması hasebiyle onun vakıfları üzerine Hüsrev Kethüda mütevelli olup, başta Topkapı civarındaki külliye olmak üzere yarım bıraktığı eserleri tamamlamış ve bu vakıf gelirleri ile Ankara’dan Selânik’e kadar medrese, hamam, köprü, dârulkurra, kervansaray, sebil ve benzeri hayrat teşkil etmiştir. İstanbul içinde Vefa semtindeki darulkurrası ve sebîli, Ortaköy ve Çatalca’daki hamamı bunların başta gelenleridir.

16. yüzyılda Osmanlı vakıfları, yükseliş dönemi ile paralel olarak en parlak devirlerini yaşamıştır ve en büyük vakıflar bu devre ait olan vakıflardır. Daha sonraki devirlerde vakıflar zaman zaman zayıflasa da hayatiyetini Osmanlı devrinde hep devam ettirmiş, Osmanlı İmparatorluğu bir vakıf medeniyeti oluşturmuştur. Özellikle İstanbul ve Osmanlı Rumeli’si Osmanlı vakıf medeniyetinin en önemli mimari eserlerini, mabetlerini barındırmıştır.

Vakıflar aynı zamanda Osmanlı yönetici tabakasının elinde ve büyük merkezlerde biriken sermayenin önemli bir kısmının vakfetme aracılığıyla kamu hizmetine aktarılıp, daha adil bir dağılımın oluşmasını sağlayan en önemli müessese olmuştur. Birçok yerleşim merkezinin su ihtiyaçları bu şekilde yapılan hayrat ile karşılanmış; kervansaray, imaret gibi müesseseler yolculukları kolaylaştırmış; medreseler eğitim hizmeti vermiş ve bu sayede birçok alandaki amme hizmeti vakıflar aracılığı ile sağlanmıştır.

Sadece sultan ve vezir vakıfları değil, kadın vakıfları da Osmanlı’da önemli bir yer tutmuştur. Saray kadınları ve özellikle vâlide sultanlar başta olmak üzere önde gelen kadınlar da büyük vakıflar kurmuşlardır. Bunların başlıcaları Atîk Vâlide Sultan vakfı olmuş; Üsküdar Atîk Vâlide Sultan (Sultan II. Selim’in zevcesi ve Sultan III Murad’ın vâlidesi Nurbânu Sultan) Camisi ve Külliyesi’ne bağlı bu vakfa ait Anadolu’nun birçok yerinde akar niteliğinde arazileri olmuştur. Özellikle Sivas ve Divriği yöresinde bu vakfa ait gelir getiren büyük ekili araziler mevcuttu. Daha sonra Kösem Vâlide Sultan; Yeni Cami’nin bâniyesi ve Sultan IV. Mehmed’in vâlidesi Hatice Turhan Sultan Vakfı; 18. yüzyıl başlarında Sultan III. Ahmed’in vâlidesi ve Üsküdar iskelesi civarındaki Yeni Vâlide Camisi’nin bâniyesi Emetullah Gülnuş Vâlide Sultan vakfı; Zeynep Sultan, Fatma Sultan, Mihrişâh Valide Sultan, Şah Sultan vakıfları; 19. yüzyılda ise Adile Sultan, Bezm-i Âlem Vâlide Sultan, Pertevniyâl Vâlide Sultan vakıfları bunların başlıcaları olmuştur.

Osmanlı’da vakıf idareleri konusunda zaman zaman bozulmalar görülmüş; özellikle H.1023 tarihinde, bu döneme kadar tüm vakıflar fıkhî kurallara tevfikan, şer’î bir şekilde idare edilegelmekte iken, İcâreteyn adıyla bir yeni kanun ihdâs olunmuş, bu da vakıf sisteminde bozulmaların başlangıcını teşkil etmiştir. Zamanla başka kurallar da devreye girmiş; Gedik usûlünün ihdas edilmesi ise işin daha da şirazeden çıkmasına yol açmıştır (Ömer Hilmi, 1307:12-13). Ancak, zaman içerisinde gerileme dönemine girilmesi, özellikle Osmanlı vakıflarının en büyüklerini barındıran Rumeli’de peş peşe gelen yenilgiler, bozgunlar ve toprak kayıpları, vakıf sistemindeki bozulmanın başlıca âmili olmuştur.

Tüm bunlara rağmen vakıf müessesesi ayakta durmuş, korunmuş ve büyük kamu hizmetlerinin devamı sağlanmıştır. Osmanlı’nın en güçsüz ve sıkıntılı dönemlerinde bile bu müesseseye ehemmiyet verilmiştir. Hatta bu hususta nezâretler kurulurken Evkâf-ı Hümayun Nezareti de teşkil edilmiş ve vakıfların idaresi bu nezarete bağlanmıştır. Ancak, merkeziyetçiliği öngören bu uygulamalar, sonuçta idareyi elinde tutan güçlerin suiistimallerine de zemin hazırlamıştır. İttihat-Terakki yönetiminde ise ilk defa birçok vakıf akarı satılıp elden çıkarılmıştır. Özellikle İstanbul’da Rüstem Paşa Vakfı’na bağlı dükkânlar gayrimüslim tüccarlara satılmış; bu da vakfın ağır darbe almasına yol açmıştır.

Cumhuriyet döneminde ise, 1924’te Evkâf ve Şer’iyye Vekâleti lağvedilmiş; yerine Vakıflar Umum Müdürlüğü tesis edilmiştir. Reform ve inkılâp kanunları sonucu tekke, medrese gibi çok önemli kurumlar lağvedilip yasaklanmış; bunların vakıf gelir ve mülkleri Umum Müdürlüğü’ne devredilmiş; birçoğu 30’lu 40’lı yıllarda satılıp elden çıkarılmıştır. Bu dönemde birçok cami de kadro dışı bırakılma bahanesi ile bina ve arsaları şahıslara satılarak ortadan kaldırılmıştır. Medrese ve tekke gibi müesseseler resmen yasaklanıp kapatıldığından ve bunların vakıf gelirleri Vakıflar Umum Müdürlüğü ve bu müdürlüğe bağlı Vakıflar Bankası’nca el konulduğundan, bunların binaları ve mimari eserleri, ya yapılış amacına uygun olmayan şekillerde kullanılmış ya da harap olmaya, yıkılmaya yüz tutup nihayetinde satılmışlardır.

1937 yılında Vakıflar Umum Müdürlüğü tarafından yayımlanan ve Tarih Kurumu’na sunulan raporda, Cumhuriyet’in Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras gelen ve şartlara uymayan birçok müesseseyi tasfiye ettiğini, ancak cömertlik kurumu olan vakıfları yaşatmaya karar vererek Osmanlı devrinde can çekişen bu müesseseye kurtarıcı elini uzattığı ve Cumhuriyet’le birlikte vakıfların hayat bulduğu iddia edilmiştir. Hatta Osmanlı döneminde bazı vakıfların mütevelliler eliyle nasıl suiistimal edilip yağmalandığını öne süren belgeler dahi neşredilmiştir (Vakıflar, 1937: 4-23). Bu rapordaki tüm iddialara karşın Cumhuriyet devrinden günümüze kadarki uygulamalar bu iddiaların tam tersi olmuştur. 30’lu 40’lı yıllarda Türkiye’nin birçok yerinde cami, medrese, tekke, zaviye, çeşme, arazi vb. vakıf malları, bizzat Vakıflar İdaresi’nce satılıp elden çıkarılmış, Büyük Ayasofya Vakfı gibi önemli vakıflar dağıtılmış; Büyük Ayasofya Vakfı’na bağlı Kapalı Çarşı’daki dükkânların dörtte üçüne yakını şahıslara satılarak bu vakıf öldürülmüştür. Anadolu’daki vakıf arazilerinin tamamına yakını tasfiye edilmiştir. Camilerin arsaları da şahıslara satılarak, bu ibadethanelerin yeniden vücut bulması önlenmiş; Okmeydanı gibi önemli vakıf arazileri, gecekondu ve diğer binalara açılarak ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda Vakıflar Bankası, çok büyük gelirlere sahip olmasına karşın cami, külliye vb. önemli mimari eserler Vakıflar İdaresi’nce restore edilmemektedir. Yüzlerce yılın tarihi birikimini taşıyan vakıf eserlerimiz daha fazla ilgiyi hak etmiyor mu?

 

Bibliyografya

Arşiv Kılavuzu, Topkapı Sarayı Müzesi, I. Fasikül, 1938. Devlet Basımevi, İstanbul

Ateş, İbrahim, 1987. Kanuni Sultan Süleyman’ın Su Vakfiyesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara

Ayvansarâyî, Hafız Hüseyin, 1281. Hadîkatu’l-Cevâmi’, Cilt 1-2, Matbaa-i ‘Âmire, İstanbul

Ayvansarâyî, Hâfız Hüseyin, 1978. Vefeyât-ı Salâtîn ve Meşâhîr-i Ricâl, Hazırlayan: Fahri Ç. Derin, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul

Ayvansarâyî, Hafız Hüseyin, 1985. Mecmu’a-i Tevârîh, Hazırlayanlar: Fahri Ç. Derin-Vâhid Çabuk, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul

Ayverdi, Ekrem Hakkı, 1955. Hüsrev Paşa Türbesi, İstanbul Enstitüsü Dergisi I. içinde, Shf. 31-38, İstanbul Matbaası, İstanbul

Barnes, J. Robet, 1986. An Introduction to Religious Foundations in the Otoman Empire, E. J. Brill, Leiden

Berki, Ali Himmet, 1941. Vakıflar, Cihan Kitaphanesi, İstanbul

Beysanoğlu, Şevket, 1996. Anıtları ve Kitâbeleri ile Diyarbakır Tarihi, 2 Cilt, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Yapım: MN Tanıtım-Ankara

Ergin, Osman, 1937. Muallim Cevdet, Hayatı-Eserleri ve Kütüphanesi, Bozkurt Basımevi, İstanbul

Ergin, Osman Nuri, 1939. Türkiye Maârif Târihi, Osmanbey Matbaası, İstanbul

Ergin, Osman Nuri, 1944. Türk Tarihinde Vakıflar, Belediyeler ve Patrikhaneler, Türkiye Matbaası, İstanbul

Ergin, Osman Nuri, 1945. Fatih İmâreti Vakfiyesi, Belediye Matbaası, İstanbul

Eş-Şâfi’î, İmam Muhammed Bin İdris, 2001. Kitabu’l-Umm, Cilt 1-11. Tahkîk: Dr. Rif’at Fevzi Abdulmuttalib, Dâru’l-Vefâ, Beyrut

Fatih Mehmed II. Vakfiyeleri, 1938. Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, İstanbul

Haksan, Mehmet Mermi, 1996. Eyüp Sultan Tarihi, Eyüp Belediyesi Yayınları, İstanbul

İstanbul Vakıfları Tahrîr Defteri, 953/1546 Tarihli, Neşredenler: Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan-Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Cemiyeti Neşriyatı, 1970. Baha Matbaası, İstanbul

İstanbul Vakıfları Tahrîr Defteri, 1009/1600 Tarihli, Hazırlayan: Doç. Dr. Mehmet Canatar, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2004. İstanbul

Konyalı, İ. Hakkı, 1976-1977. Abideleri ve Kitâbeleriyle Üsküdar Tarihi, Cilt 1-2, Yeşilay Cemiyeti Yayınları, İstanbul

Kütükoğlu, Mübahat S. 2000. XX. Asra Yetişen İstanbul Medreseleri, TTK Yayınları, Ankara

Mazak, Ferdâ, 2000. Sultan II. Mahmud’un Kızı Âdile Sultan, Çamlıca Kültür ve Yardım Vakfı, İstanbul

Osmânzâde Tâib Ahmed, 1271. Hadîkatu’l-Vüzerâ, Cerîde-i Havâdis Matbaası, İstanbul

Ömer Hilmî Efendi, 1307. İthâfu’l-Ahlâf Fi Ahkâmi’l-Evkâf, Matbaa-i Âmire, İstanbul

Öz, Tahsin, 1941. Murad I. ile Emir Süleyman’a Ait İki Vakfiye, Tarih Vesikaları Mecmuası, Sayı: 4 içinde, Mf.V. Neşriyatı, Ankara

Sözen, Metin, 1971. Diyarbakır’da Türk Mimarisi, Diyarbakır’ı Tanıtma ve Turizm Derneği Yayınları, İstanbul

Surre Defterleri, 42 Defter

Tamer, Vehbî, 1958. Fatih Devri Ricâlinden İshak Paşa’nın Vakfiyeleri ve Vakıfları, Vakıflar Dergisi No: IV. içinde, Shf. 107-124, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, Ankara

Tuncer, Orhan Cezmi, 1996. Diyarbakır Camileri, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Yayınları, MN Tanıtım-Ankara

Türkiye’de Vakıf Âbideler ve Eski Eserler, 1972-1986. Cilt. I-IV. Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara

Uzunçarşılıoğlu, İsmail Hakkı, 1932. Kütahya Şehri, Mf.V., Devlet Matbaası, İstanbul

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Gâzî Orhan Bey Vakfiyesi, 724 Rebî’ulevvel, Belleten, Cilt. V. içinde, Ankara

Ülgen, Mimar Ali Saim, 1939. Fatih Devrinde İstanbul, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, Ankara

Ülgen, Y. Mimar Ali Saim, 1989. Mimar Sinan Yapıları (Mimari Çizimler), TTK Yayınları, TTK Basımevi, Ankara

Ünver, Süheyl, 1958. II. Sultan Bâyezîd’in Edirne’deki Vakıf Kitaplarına Dâir, Vakıflar Dergisi No:IV. içinde, Shf. 105-106, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, Ankara

Vakıflar, Cumhuriyetten Önce ve Sonra, 1937. Tarih Kongresi ve Sergisi Münasebetiyle Türk Tarih Kurumuna Takdim Olunan Rapor, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, İstanbul

Vakıflar Dergisi, Sayı:IV., Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, 1958. Ankara

VII. Vakıf Haftası Kitabı, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1990. Ankara

VIII. Vakıf Haftası Kitabı, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1991. Ankara

Yüksel, İ. Aydın, 1983. Osmanlı Mimârisinde II. Bâyezîd-Yavuz Selim Devri, V. Cild, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul

Yüksel, İ. Aydın, 2004. Osmanlı Mimârisinde Kânûnî Sultan Süleyman Devri, VI. Cild, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, Nurol Matbaacılık, İstanbul

 

 

Vakfiye: İctimâ’î, ilmî, sıhhî, herhangi bir vakıf müessesesinin idare şekli ile gelirlerini ve bu gelirlerin akarlarının sarf edileceği yerleri gösteren bir tâlimâtnâmedir. Vakfiyeler mukaddime kısmı, hamdele ve salavât ile başlayıp vâkıfın adı ve vakfetme nedeni izah edilir. Daha sonra ise vakfın gelirleri, mülkleri tespit edilip sarf olunabilecek yerler ve vakfiye şartları tayin olunur. Vakfiyenin sonunda ise vakfın şartlarının değişmemesi ve bu konudaki müeyyideler yer alır.

Osmanlı Devleti’nde en büyük vakıflar, sultan ve vezir vakıflarıydı.

Sure: صرّه ; Arapçada sarra, sarren kökündendir ve para, altın kesesi anlamına gelmektedir. Ya da içine altın tozu, baharat, ilaç konan küçük torba demektir. Osmanlı lisanında da akçe kesesi anlamında kullanılmıştır. Surre-i Hümâyûn ya da surre alayı ise, Osmanlı’nın son döneminde, Hicaz’ın kaybedildiği zamana kadar, padişahların Hacc mevsiminden önce Receb ayında Mekke ve Medîne (Haremeyn-i Şerifeyn)’ye, oranın eşrafından en yoksullarına kadar dağıtılmak üzere özel bir törenle ve alayla gönderdikleri para, altın ve armağanlardır. Surre alayları İstanbul’dan son olarak Ayrılık Çeşmesi’nin bulunduğu yerden uğurlanırdı.

Haremeyn Vakfı, Cumhuriyet döneminde diğer vakıflar gibi dağıtılıp yağmalanmış, bu vakfa ait arşiv belgeleri ise zaman zaman Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü tarafından SEKA’ya, kâğıt fabrikasına gönderilmiştir. 2000 yılında bu belgelerden vakfın bazı muhasebe kayıtları SEKA’da bir bekçi tarafından toplanarak bir arkadaşımıza iletilmiş, ondan da tarafımıza intikal etmiştir. Bu konuyu o sırada gazetelerde ve TV kanallarında dile getirmemize karşın herhangi bir önlem alınmamıştır.

Semiz Ali Paşa (Sadrazam): “Hersek diyârında Praça nâm kasabadan kasab-pûş-i vücûd ve hirâmende-i serhadd-i şuhûd olmuşdur. Teşhîs-i kâsid ve semîn ( ثمین ) ve temyîz-i ğass ( غث ) ve semîn etdiği esnâda bihasebi’l-âde devşirme tarîkıyle sarây-ı hümâyuna pâ-nihâde olup leng ve lok-i kâm-zen-i süllem-i merâtib olarak ‘ârıc-ı mi’râc-ı ‘izz u ‘alâ oldukdan sonra yeniçeri ağalığıyla taşra çıkup ba’dehu Rûmeli beğlerbeğisi olmuşdı. Asr-ı bâhiru’n-nasr-ı Süleymânî’de dokuzyüz elli (950) hudûdunda eyâlet-i Mısr-ı Kâhire ile kevkeb-i bahtı-yı zâhire oldı. Dokuzyüz altmışekiz (968)de dîvân-ı bülend-eyvân-ı sultânîde vezîr-i sânî bulunmağın Rüstem Paşa yerine murabba’-nişîn-i sadr-ı kâmrânî oldı. Dört sene mikdârı hidemât-ı sadâret-i ‘uzmayı çabuk ve cüst ve pâk ve dürüst kema yenbaği edâ ve merâsim-i hükumet ve siyâseti eslâfından a’la icrâ ve ifâ idüp dokuzyüz yetmişiki (972)de çâpger ve ser-menzil-i bekâ oldı. Lezîzu’l-musahabe ve kesîru’l-mutâyebe zarîf ve nüktedân vezîr-i Kerîmu’ş-şiyem-i ‘âlî ve şân idi. Zahâmet ve cesâmeti muvâzi-yi cibâl-i râsiyât olmağın zîr-i rânına münâsib at nâdirâtdan idi. Muktezâ-yı şekl u şemâil müstevcib-i ğilzat ve belâhet iken sebükrûh ve nâdire-perdâz olması hakka ki hayretde ashâb-ı ukûldur. Nevâdir-i mutâyebât ve letâif-i tarfa-nükâtı meşhurdur.” (Osmânzâde Tâib Ahmed, Hadîkatu’l-Vüzerâ, 1271:31-32)

Semiz Ali Paşa: “Hersek diyârında Praça nâm kasabada vücuda gelüp seferler esnâsında devşirme tarîkıyle sarây-ı hümâyuna dâhil ba’dehu mîralem rütbesiyle çerâğ olup 953 tarîhinde yeniçeri ağası Ferhâd Ağa’ya Kastamonu sancağı tevcîh olundıkda bunlar yerine ağa olup 957 senesi Rûmeli eyâletiyle bekâm ve yerine Sinan Ağa vâsıl-ı merâm kılındı. 956 rebî’i nısfında Mısır vâlisi Davud Paşa fevtinde vâli-yi Mısır olup 961 Muharremi selhinde mumaileyh azl olunup Dukakîn Mehmed Paşa vâli-yi Mısr olmuşdur. Sonra ba’zı hidemâtda bulundukdan sonra vezîr-i sânî ve kubbe-nişîn-i ‘âlî kılındığından sonra 968 şevvâlinde Rüstem Paşa fevt oldukda müşarunileyh yerine vezîr-i a’zam olup 972 zilka’desinde vefat etmekle…” (Ayvansarâyî, Hadîka, 1281:1/56-57)

“Ali Paşa Mescidi Der Kurb-ı Kurukavak (Eyüp): Bânîsi Sadrâzam Semiz Ali Paşa’dır. Hazret-i Hâlid Radiyallahu Anh türbe-i şerîfi civârında medfûndur. Ve Edirne’de vâki’ Ali Paşa Çarşısı pâşâ-yı mezbûrun eseridir. Seng-i mezârında olan târih-i vefâtı 972’dir. Mahallesi vardır.” (Ayvansarâyî, Hadîka, 1281:1/268-269)

“Semiz Ali Paşa: Sene 972 tarihinde sadr-ı a’zam iken vefât edüp Eba Eyyub-i Ensârî türbesi civârında cüz’hânesinin hâricinde kadem-i şerîf tarafında defn olundu. Edirne’de çarşı ve Bâbâ-yı ‘Atîk (Babaeski) kasabasında bir kebîr câmi’i ve bir çifte hammâm ve çarşıda bir mâ-ı lezîz çeşmesi cârîdir. Ve İstanbul’da Karagümrük kurbunda medresesi ve Eyyub Kasımpaşasında çeşme ve mescidi ve sâir hayrâtı vardır.” (Ayvansarâyî, Vefeyât, 1978: 24)

Ali Paşa’nın Eyüp’teki camii Mimar Sinan eseri olup, halen ayakta ve ibâdete açıktır. Moloz taştan yapılan mâbedin mihrâbı dışa taşmalı, çatısı ahşaptır. Minâresi ise camiin solunda ve muntazam kesme taştandır. Sanat eseri olan şerefesi ise sekiz köşeli, üzeri külahla örtülü kapalı bir balkon görünümündedir. Mâbed Sultan II. Abdülhamîd devrinde 1310/1892 tarihinde tâmir görmüştür. Turgut Reis’in Malta seferi onun sadrazamlığı döneminde gerçekleşmiştir. Mezarı Eyüp Sultan türbesinin çıkış kapısının sol tarafındaki küçük hazirede olup, lahitli ve mezar şahidesinde kitâbe mevcuttur (Haskan, 1996:33). Ali Paşa’nın 969 tarihli çeşmesi ise son yıllarda tamir edilmiş olup, ayaktadır. Karagümrük civârında ve Atik Ali Paşa Camii ilerisindeki 16 odalı büyükçe medresesi de halen mevcut olup, Fatih İlçesi Sağlık Ocağı olarak kullanılmaktadır (Kütükoğlu, 2000:248)

Semiz Ali Paşa’nın vefâtına

علی پاشا ایده عقباده عالی مسكنڭ مكان ٩٧٢

“Ali Paşa İde ‘Ukbâda ‘Alî Meskenin Mekân 972” tarihi düşülmüştür.

Aslen Bosnalı, Sokullu ailesinden olan Hüsrev Paşa, 935/1528 tarihine kadar Diyarbekir beylerbeyliği vazifesini deruhde etmiştir. Hüsrev Paşa 938’de Halep beylerbeyi, 941’de Mısır vâlisi, 943’te ise Kanûnî’nin ikinci kubbe veziri olur. 952/1545 tarihinde vefat etmiş olup İstanbul’da, Fatih-Bâlî Paşa’da, Mimar Sinan eseri olan cesîm türbesinde defnedilmiştir. Halen ayakta olan türbe kapısının üzerinde şu kitâbe okunmaktadır:

 

Mezar-ı Husrev Paşa Rahmetullahi ‘Aleyh

 

Hakk Kıyâmetde ‘inâyet eylesun

Mustafa ana şefa’at eylesun

İşidenler dediler tarîhini

Dâim Allah ana rahmet eylesun

952

 

Hüsrev Paşa, türbesinin olduğu mahalde mektep ve çeşme de yaptırmış ancak bunlar günümüze gelememiştir. Halen mevcut olmayan mektebin 947 tarihli kitâbesi kaynaklarda şu şekilde zabtedilmiştir:

 

‘İzz u ikbâliyle Husrev Paşa

Mektebi yapdı ede Hakk bâkî

Dedi bir kâmil o dem tarîhini

Dâr-ı tahsîl kelâm-ı bâkî

947

 

Hüsrev Paşa’nın hayratından, Diyarbakır’da bir cami, medrese ve hanı, Halep’te de bir camisi vardır. (Ayvansarâyî, Hadîka, 1281:1/64; Ayvansarâyî, Mecmu’a, 1985:115-116; Ayverdi, 1955:31-38; Sözen, 1971; Beysanoğlu, 1996:2/528-531; Tuncer, 1996:107-126; Ülgen, 1989:202)

Samatya-Yedikule civarındaki İmrahor İlyas Bey Camisi halen harap vaziyettedir. İlyas Bey’in Arnavutluk Görice (Korça)’deki camisi ise halen mamur olup 1991’den bu yana ibâdete açıktır. 17. yüzyılda Sultan IV. Murad’a sunulan siyâsetnâme tarzındaki ünlü “Koçi Bey Risâlesi”nin sahibi Mustafa Koçi Bey’in kabri, bu caminin haziresindedir.

Bu vakfın Sivas ve Divriği civarındaki vakıf arazileri ve bunların idaresi ile alakalı birçok ferman, buyuruldı, irâde vb. arşiv belgeleri özel kütüphanemizde bulunmaktadır. Bu belgeler XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayıp 19. yüzyıl sonlarına kadar gitmektedir.

Hatice Turhan Sultan’ın Yeni Cami karşısındaki türbesi, birçok Osmanlı sultan ve şehzadesinin kabirlerini de barındırdığından, İstanbul’daki saltanat ailesi türbelerinin en büyüğüdür.

Emetullah Gülnuş Vâlide Sultan’ın sadece Üsküdar Yeni Vâlide Camisi ve çevresinde değil, İstanbul’un birçok yerinde hayratı vardı. Beyazıt’taki ünlü Simkeşhâne binası da onun vakfına bağlıydı. Simkeşhane’nin caddeye bakan bölümü 1957 yılında yol genişletme bahanesi ile yıktırılmıştır. Emetullah Gülnuş Vâlide Sultan, Üsküdar’daki camisinin haziresindeki müstakil türbesinde medfundur.

Sultan II. Mahmud’un kızı Âdile Sultan’ın birçok yerde vakıf ve hayratı olup, Silivrikapı Bâla Tekkesi, Seyyid Nizam Tekkesi ve Bedevi tekkeleri bunların başlıcalarıdır. Galata Mevlevihanesi ve Eyüp Sultan çevresinde de hayratı olan, Âdile Sultan, Eyüp Bostan İskelesi’ndeki hususi türbesinde medfundur. (Mazak, 2000)

Sultan Abdülmecid’in vâlidesi olan Bezm-i Âlem Vâlide Sultan, Dolmabahçe Camisi’nin bâniyesidir. Ayrıca ünlü Vakıf Gureba Hastanesi ve Camisi de onun hayratı ve vakfıdır. Kariye civârındaki Molla Aşki Camisi önündeki ünlü sıbyan mektebi de onun hayratı arasındadır. İstanbul’un birçok mahallinde çeşmeler de yaptırmıştır. Bunların en önemlileri, Üçüncü Haliç Köprüsü ayağındaki çeşmesi ile sur dışında Topkapı’ya giden yol üzerinde, mezarlığa bitişik olan çeşmesidir.

Pertevniyâl Vâlide Sultan, Sultan Abdülazîz’in vâlidesi olup, Aksaray’daki Vâlide Sultan Câmisi’nin bâniyesidir. Bu caminin yanındaki medresesi 1920’li yılarda yıkılmış olup, 1930’da bunun yerine Pertevniyal Lisesi binası yapılmıştır. Ayrıca, Edirnekapı dışındaki Emin Baba Bektâşi Tekkesi de onun hayratındandır. Bu tekke binası 1997 yılında bizim teşvik ve gayretlerimiz sonucu İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından onarılmış olup, halen Türkiye Gönüllü Teşekk

İlgili haberler
Tümünü gör
Lösemi hastalarına destek
Lösemi hastalarına destek
İHH, AID ve Gazi Üniversite Hastanesi arasında yapılan protokol kapsamında lösemi tedavisi gören hasta çocuk ve ailelerine sosyal ve tıbbi destek vermeye başlandı.
Afgan ailelere insani yardım
Afgan ailelere insani yardım
İHH İnsani Yardım Vakfı, Afganistan’ın başkenti Kabil'e bağlı Haırhane bölgesinde yaşayan ihtiyaç sahibi 50 aileye kumanya dağıtımı gerçekleştirdi.
19 Ağustos Dünya İnsani Yardım Günü
19 Ağustos Dünya İnsani Yardım Günü
Azim ve fedakarlıkları ile dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışan, bu uğurda hayatını kaybeden, yaralanan tüm insani yardım çalışanlarının 19 Ağustos Dünya İnsani Yardım Günü’nü kutluyoruz.