“I’m happy”
Rabia Saral Yetim 18.04.2016

Evden çok uzaktayım. Bu satırları belki de pirinç tarlalarının üzerinden geçerken yazıyorum. Ya da yüreğimizi boşluğa bıraktığımız yolların herhangi birinden. Mesafeleri reddedin. Konuştuğunuz dillerin farklılığını da. Sadece kardeş olduğunuzu hatırlayın.

banglades-muhammed-enes-yetimhanesi-acilis-pro.jpg

Dhaka’dayım. Namaz kılarken bir çift gözün dikkatli bakışlarla bizi izlediğini hissediyorum. Namazı bitirdiğimde hâlâ karşımızda aynı duruşu ve aynı bakışı ile bizi süzdüğünü görüyorum. İki kişiydik. Ayakta durmuş, belki de içinden; beyaz insanın nasıl namaz kıldığını, daha ziyade bu tozlu, derme çatma, mescit denilemeyecek yerde ne işimiz olduğunu sorguluyordu. Toparlanıp yanına gittim. Herkesin konuşabildiği kadar olan İngilizcem ile adını sordum; "Rubi" dedi. Benim adımı duyduğunda ise yüzünde kocaman bir tebessüm oluştu. Benzer isimlere sahip olmak, tanışık olmak gibi bir şeydi. Birkaç kelamdan sonra "Arap mısın?" diye sordu ve zihnimdeki o hiç unutulmayacaklar köşesine kuruldu. Gelişmemiş, daha doğrusu gelişmesine izin verilmemiş halkın, Müslüman olarak sadece Arapları bilmesi, kurnaz İngiliz'in oyunlarından sadece biriydi.

Gazipur’dayım. Bir kuşun kafesten dünyaya bakması gibi, camın arkasından izliyorsunuz bu şehri. Şehrin ara sokaklarına gizlenmiş bir sığınağa gidiyoruz şimdi. Abdülhamid Han Kardeşlik Yetimhanesi'ne. Yaklaştıkça tebessüm eden insan sayısındaki fazlalığı fark ediyorsunuz camın arkasından. Sizi biliyorlar. Sizi bekliyorlar. Arabadan indiğiniz anda bir heyecan dalgası yayılıyor. Anlamını bilmediğiniz ama yüzlerine baktığınızda hissettiğiniz bir şeyler. Hafız olan bir yetimin dilinden dökülen sözcüklerin şahidi ve sahibi oluyorsunuz.

Kurigram’dayım. Esma Biltaci Yetimhanesi'nin açılışındayız. Katıldığımız programların en kalabalık olanı ile selamlıyor köy ahalisi bizi. Günler öncesinden haber salınmış herkese. İlk başta fark edememiştim ama sahneye oturttuklarında bu bölgede görebileceğim her etnik gruptan insanın şu an karşımda olduğunu hissediyorum. Şaşkın şaşkın elindeki balonlarla etrafı izleyen bir çocuğu, niçin geldiğimizi bilen mahzun ve bir o kadar mütebessim bir anneyi, konuşmadan bir şeyler anlatırken görüyorsunuz. İşte böyle konuşmadan çok şey anlatan bir yetim tanıdım çocuklarla zaman geçirirken.

Adı "Mahmudü’l-Hasan". İsmi gibi güzelliği ile övülmüştü, güzel ahlakı ile. Odasında cam kenarındaki ranzanın alt tarafında oturuyordu. Yanına gittim. Ranzanın demirlerinden sarkan, yere değmeyen ayaklarının ucuna oturdum. Adını sorabilmiştim, nasılsın diyebilmeyi bir de. Ama devamı gelmiyordu. Yanımda getirdiğim küçük hediye paketini ellerine verdim. Gözlerindeki minnet, küçük bir hediye paketine sığamayacak kadardı. Başındaki takkeyi çıkarıp saçlarını sıvazladım. Alnını öptüm. En kocamanından kollarıma sardım. Ayağa kalkmış veda edecekken elini tutmak için elimi uzattım. O ise, eline verdiğim hediye paketini bana geri uzattı. Evet, durup düşünmüyoruz bazı şeyleri. Peki şimdi nereye iltica edelim bu masumiyetten?

Thakurgaon’dayım. Allah'ın yeryüzündeki evlerine, çağrısının sesine bir yenisini daha eklemek için düştük yola. Açılışa hazır Hacı Hasibe Camii'nin minaresini uzaklardan gördük. Mavinin üzerine pembe dokunuşlarla süslenen cami, düz arazinin üzerinde olmasının yanında, etraftaki evlerin renksiz olması sebebiyle de gözleri üzerine çeken, bayramlık elbisesini giymiş bir çocuk gibi selamlıyor bizleri. Kurdele kesimi, fotoğraf çekimi, açılış programı derken kendimi bambu ağaçlarının serin tuttuğu bir evin tek odalık kısmında, bir sedirin üzerinde oturmuş, önümdeki sofraya sürekli yeni meyvelerin eşlik ettiği, etrafı meraklı bakışlarla izlerken buldum. Yanı başımda da her an bir şey isteyebilecekmişim gibi kendini hareket etmeye hazır tutan Gülsüm Abla. Bizi annesinin evinde ağırlayan Gülsüm Abla, ısrarla bir de kendi evine götürüyor. Eşi, çocukları, kardeşleri, babası, büyükannesi... Hepsi ile tek tek tanıştırıyor, sanki hep bugünü bekliyormuş edasıyla. Öylesine çocuk canlı, öylesine güzel. Yüzündeki kocaman gülümsemesi ve her bir adımımızda dönüp "I’m happy" diyerek elimi sıkıca tutması, onun yanından ayrılmamak için başka sebep aratmıyor. Gülsüm Abla’nın evinde bir seccadenin üzerinde omuz omuza namaz kıldık. Ortak nokta, tarafımız. Hiç bilmediğiniz bir ülke. Hiç tanımadığınız insanlar ve hiç duymadığınız bir dil. Tek bir ortak yönünüz var: Seccadenin serili olduğu taraf.

Şimdi bu satırları İstanbul uçağının saatini bekleyen bir Rabia olarak yazmıyorum. Bu satırları; onu namaz kılarken izleyen Rubi ile beraber namaz kılmak, bir gün Mahmudü’l-Hasan'ın elini tutup tebessümlerini minik hediye paketlerine doldurmak ve yine bir gün Gülsüm Abla’nın kapısını çalıp "I’m happy" diyerek boynuna sarılmak için; baharat kokulu bu ülkeye bir gün yine geleceğine inanan Rabia olarak yazıyorum. Ve yine bir gün yetimlere kavuşmak için.