İç acıtan bir insanlık fotoğrafı
Mehmet Aktaş Kurban 11.10.2016

nijer-2014.jpg

Öyle sıcak bir atmosferdi ki sanki hiç gitmediğimiz, yolunu bile bilmediğimiz büyük babamızın köyüne gelmiş gibi hissettim kendimi. Doya doya sarıldık birbirimize. Vefasız bir evlat gibi hissettim o an kendimi...

Altı saatlik yolculuğun ardından Nijer’in başşehri Niamey’e iniyoruz. Kalacağımız yere gitmek için iki araçla yola çıkıyoruz. Yol boyunca meraklı bakışlarla etrafı süzerek şehri ve yaşam tarzı hakkında bilgi edinmeye çalışıyoruz. Geçtiğimiz yolun her iki tarafında seyyar tezgâhlardan alışveriş yapan kalabalığın hareketliliği gözlerden kaçmıyor. Biz, “Anlaşılan fakir olan halkın alışveriş yaptığı yerler burasıdır.” diye düşünürken, ön koltukta oturan görevli arkadaş sanki içimizden geçenleri duymuş gibi “Çarşı işte burası arkadaşlar. Niamey’de başka çarşı yok.” demesiyle Nijer’i kafamızda bir yere oturtmaya başlıyoruz. Haydi bismillah... Bakalım daha neler göreceğiz.

Yarım saatlik bir yolculuğun ardından şoförümüz ana yoldan toprak yola sapıyor ve az sonra iki katlı bir evin önünde duruyor. Sabah iki grup halinde kesim ve dağıtım yapacağımız köyleri öğrendikten sonra istirahate çekiliyoruz.

Sabah hafif bir kahvaltının ardından iki araçla yola koyuluyoruz. Akşamki alışveriş yapılan yol kenarlarındaki derme çatma tahtalarla yapılmış, eski püskü kilim ve naylonlarla örtülmüş tezgâhların halleri bıçak gibi yüreğimize saplanıyor.

Aracımızla ilerlerken yol kenarlarından beyaz ve renkli giysileriyle hızla aynı istikamete doğru giden Nijerlilerin bayram namazına yetişmeye çalıştıkları her hallerinden belli oluyordu. Tarlaların arasından bir yöne doğru giden beyaz ve renkli giysili insanlar gördük. Anlaşılan bunlar da bayram namazına gidiyorlar. Aralarına karışıp biz de aynı istikamete doğru devam ettik. Toplanan kalabalığı görünce bayram namazını kılacağımız köy namazgâhının bu tarla olduğunu anladım.

“Arabadan inip köylülerle birlikte bayram namazımızı kıldık. Kardeşlerimizle kucaklaşıp bayramlaştık. İstanbul’dan götürdüğümüz bayram şekerlerinden ikram ettik. Öyle sıcak bir atmosferdi ki, sanki hiç gitmediğimiz, yolunu bile bilmediğimiz büyük babamızın köyüne gelmiş gibi hissettim kendimi. Doya doya sarıldık birbirimize. Vefasız bir evlat gibi hissettim o an kendimi. Suçluluk psikolojisi yaşadım...”

nijer-genel-hayat-yasam-kosullari-ulke-detayla.jpg

Köylülerle birlikte kurbanlıkların kesileceği köy meydanına geldik ve kurbanlarımızı kestik. Çocuklara ve kadınlara hediyelerini dağıttık. Hepsi çok mahzundular, fakat gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Yüzlerindeki tebessümü görünce utancımdan içimin burkulduğunu hissettim. Tamamı kerpiç ve sazdan yapılmış kulübelerde yokluk içinde yaşıyorlardı. Bu insanların yaşadıkları yerleri gördükten sonra, İstanbul’da oturduğum evin, bu kulübelerin yanında saraydan bir farkının olmadığını anladım. Elektrik, su, doğalgaz, telefon, döşemeler, koltuklar, vitrinler, küçük kilerimde beni en az bir ay besleyecek erzakım ve daha saymakla bitiremeyeceğim sayısız nimetlere sahiptim. Oysa saydığım bu nimetlerin hiçbirini göremedim bu köyde.

Uğradığımız diğer köylerde aynı manzara vardı. Yalnız bir şey dikkatimi çekti ki bu yokluğa rağmen insanların yüzleri gülüyordu. Tek tek hepsine sarıldım, her çocuğu öpmeye çalıştım. Kadınlara ve kızlara götürdüğüm yazmalardan dağıttım. Görevli arkadaşlar getirdikleri oyuncaklarla çocukları sevindirdi. Ekip arkadaşlarımın tamamı aşkla kendilerine verilen görevlerini yapıyorlardı. Kimi kurbanlık hayvanları yatırıyor, kimi tekbir getiriyor, bazıları da kalabalık arasına karışıp, hal diliyle ‘kardeşler’ olduğumuzu anlatıyordu köylülere...

Orada kime dua ettim biliyor musunuz? Bu kurbanları İHH’ya bağışlayan memleketimin cömert insanlarına dua ettim. ‘Rabbim bu kardeşlerimizi her iki cihanda aziz kılsın, hanelerinden bereketi eksik etmesin’ diye yalvardım. Buralara gelmeyi asıl onlar hak ediyor diye geçirdim içimden. Yaptıkları bağışlarla kimleri sevindirdiklerini görmeleri onlar için ne iyi olurdu. Nasip işte!

nijer-goz-sagligi-merkezi-muayene-ve-ameliyat-.jpg

İşimizi bitirdikten sonra Nijer Nehri’nin üstündeki köprüden geçip İHH’nın Niamey’de hizmet veren tam teşekküllü göz hastanesini ziyaret ettik. Bu hastanede tedavi ve ameliyat olabilmek için yaya olarak iki günlük yoldan gelenlerin olduğunu duyunca, emeği geçenleri şükranla yâd ediyoruz.

Ekibimiz hummalı bir şekilde işlerini yaparken ben, bir kenarda toplanmış kadınları gördüm. Arabanın bagajından çantama doldurduğum hediyelerle yanlarına yaklaştım. Selam verdim, selamıma mukabele ettiler. İlk önce yazmaları dağıtmaya başladım, kadınlara. Yazmalar bitince tesbihleri tutuşturdum ellerine. O da bitti. Çantamda esanslar vardı. Bazılarına bu esansları verdim fakat yine yetmedi. Herkes hediyelerden nasibini alamamıştı. Baktım, çantamda, yolda acıktığımda atıştırmak için yanıma aldığım bir poşet kuruyemiş duruyor. Kadınların ve kızların açtıkları avuçlarına bu kuruyemişten azar azar koymaya başladım. Bana doğru uzanan eller bir türlü inmiyordu. Kuruyemiş de bitti ama son şans deyip elimi tekrar çantaya soktum ve karıştırmaya başladım. Bir fıstık tanesi bulabildim sadece ve o fıstığı kendilerine gösterince, kadınlar ve kızlar gülmeye başladılar. Onların güldüğünü görünce sevincimden ben de gülmeye başladım. Çok harikaydı. Hediyelerden nasibini alamayanlar bile gülüyordu.

nijer-kanal-2006_003.jpg

Ertesi gün kahvaltıdan sonra, bütün ekip iki arabayla yola koyulduk. Bugün iki köyde toplam yirmi dokuz büyükbaş kurban keseceğiz. Cabahizarma’ya vardığımızda köylülerin on iki büyük baş hayvanı yatırıp kesmek için bizi beklediklerini gördük. Bazı arkadaşlarımız kurbanlıklarla uğraşırken, bazılarımız köylülere, özellikle de çocuk ve kadınlara hediyeler dağıtıyordu. Hatta işimiz bitince, çocukları ve genç kızları büyük bir ağacın altına toplayıp Kelime-i Tevhid getirdik hep beraber. Çocukların sesleri çok canlı çıkıyordu. Arkadaşımız Tunuslu Sami ne söylerse çocuklar onu tekrarlıyordu. ‘Tekbiiiir!’ dedi Sami. Biz “Allahu Ekber!” nidası beklerken çocuklar da “Tekbiiii!r” demesin mi... Hepimiz gülüştük. İstisnasız herkesin yüzü gülüyordu. Tam bir bayram havası hâkim olmuştu. Ağızlarda şeker, yüzlerde tebessüm, bazılarının gözleri yaş damlatıyordu sevinçten. 

nijer-kurban-2013_1-2.jpg

Böyle yabancı yerlere gittiğimde çekinmeden halkın arasına karışır, başımı uzatırım evlerinin kapısından. Öyle yaptım, bir saz evin kapısından başımı uzattım. Evin ortasında ayağında terlikle boynu bükük oturan Müslüman bir kardeşimizi gördüm. İçerisi bomboştu. Yere serilmiş bir bez parçası, bir seccade, mavi bir tül ve bir kenarda bizim çöplerde görmeye alışık olduğumuz iki tabak... Gördüğüm manzaranın etkisiyle selam verip vermediğimi dahi hatırlamıyorum. Kısa bir süre göz göze geldiğimizi anımsıyorum sadece, hepsi o kadar. Utanmadan fotoğrafını bile çektim. Çantamdan çıkarıp bir şeker vermeyi bile akıl edemedim. Suçumu itiraf ediyorum. Suçluyum. Kendimi “akbabanın ölmesini beklediği çocuğun fotoğrafını çeken gazeteci” gibi hissediyorum. İçim kanıyor. Hala o bakışları üzerimde. Gözleriyle eziyor adeta beni.

nijer-ram-2006-356.jpg

Afrika’da insanın uykusunu kaçıran üç neden var. Biri sıcak, diğeri sivrisinek ve en önemlisi gördüğümüz o insanların iç burkucu mahzun halleri. Her şeye rağmen ikinci gün vazifelerimizi eksiksiz yapabilmek için uyumalıydık. Denemedik değil, denedik... Hatta uyumak için kendimizi zorladık. Ama nafile. Kimimiz bir iki saat, kimimiz toplam üç saat ancak uyuyabildik.

Uykum kaçtığında, balkona çıktım. Evin ikinci katında kalıyordum. Yanımızda inşaat halinde bir villa vardı. Kaba inşaatı bitmiş, binanın ilk katını geçici olarak bir aile mesken tutmuştu ve geceleri ağlayan çocuğun sesi odamıza kadar geliyordu. Başımı çevirip villanın bahçesine baktığımda, ocak başına oturmuş bir kadının kapkara tencerede karıştırdığı bir şey dikkatimi çekti. Muhallebi kıvamında beyaz bir şey. Kepçeyle alıp yanında duran başka bir kaba koyuyordu. Birden annemi hatırladım. O da beş çocuğu doyurmak için her akşam bulduğu ne varsa kara tencerede kaynatır, önümüze koyardı. Hiç aç bırakmadı bizi.

Sabah kalktığımda yanımda olan son çerezlerimi bir poşete koyup yandaki villanın kapısını çaldım. Benim böyle konuştuğuma bakmayın, söz gelimi işte. Kapı zaten açıktı ve ben içeri daldım. Elimdekini kadına verdikten sonra evin beyiyle oturdukları mekânı gezmek istedim. Çekinmeden bana rehberlik etti. Çektiğim fotoğraflar hala telefonumun hafızasında duruyor. Evin önündeki sahanlıkta duran kocaman kirli bir yatak halde duruyordu. Odalarsa bomboş bir haldeydi. Eşyaların en fazla olduğu yer villanın avlusu. Bir büyük kazan, bir büyük tencere, biraz daha küçük başka bir tencere ve bir tane daha... Hepsi kapkara ve birinin içinde akşamdan kalmış kemik parçaları.

Nijer'deki yetimlere destek verin